Arap devrimlerini tezahüratla izlemiş olsanız bile şu günlerde “Arap Baharı kışa döndü” klişesi size çekici mi geliyor? Kendinizi zaman zaman, “Olmasaydı daha iyi miydi” acaba derken mi buluyorsunuz? Sanırım yalnız değilsiniz…
Son derece hareketli, özgüvenin zirve yaptığı, beklentilerin en yüksek perdeden başladığı bir gecenin “akşamdan kalma” sancılarını yaşıyoruz belki de. Tunus’ta nüfusun ciddi bir kısmının devrilen Bin Ali’yi özlediklerine dair ama doğru, ama yanlış anket sonuçları geliyor. Mısır’da Mursi’nin başkan seçilmesiyle bazı “sekülerler” ana fikri “bu ülkede yaşanmaz” olan analizler kaleme alıyor. Libya’da “Devrimi biz başlattık” diyen Bingazililer yeterince temsil edilemediklerinden yakınıyor. Bahreyn’de göstericiler ve siyasi muhalifler ciddi hapis cezalarına çarptırılıyor. Yemen, Suudi Arabistan ve İran arasında gerçekleşen iktidar savaşı nedeniyle bir türlü dengeye oturamıyor. Ve Suriye…
Ki Arap devrimlerinin yan etkilerinden, yani Irak, Lübnan ve Mali’den bahsetmiyorum bile.
Coldplay’in o meşhur şarkısının içli sözleri sanki arka planda dönüyor: “Kimse kolay olacağını söylemedi, kimse bu kadar zor olacağını da söylemedi… Hadi beni en başa al.”
İşi Arap devrimcilerden sokağa çıkıp son derece meşru haklarını arama cüretinde bulundukları için “özeleştirilerini” isteme noktasına getirmeden, özetle şunu diyelim: Evet, Arap devrimleri bir günde saadet ve istikrar getirmedi. Evet, yukarıda ismi zikredilen her ülkenin önünde değişen ölçülerde çözülmesi gerek uzun bir sorun listesi var. Evet, diktatörleri devirmekten daha zor olan şey sürdürülebilir, kapsayıcı ve çoğulcu bir demokrasi inşa etmekmiş.
Aslında işler göründüğü kadar kötü değil demekle başlayabiliriz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.