Hrant Dink’in adaletin tahakkuk ettiği ferahlamayı sunmayan mahkemesinin sebep olduğu üzüntüyü bir de rahmetli annem Suna Aktaş’ın bu dava konusundaki beklentilerinin yüz yüze geldiği bozgun açısından yaşadım ben, geçtiğimiz günlerde. Annem Hrant’ın neden öldürüldüğünü anlayamadan ve katillerine de ulaşıldığına ikna olamadan vefat etti. Başbakan Erdoğan’a bu topraklarda kan akmasına son verme gibi bir misyon yüklemiş olan annem, AKP hükümetini, ayyuka çıkan tehditlere rağmen hayatı korunamayan Hrant’ın ve bütün faili meçhullerin katillerinin bulunmasının güvencesi olarak görürdü. Referandum sırasında işte bu inançla ikisi de ağır hasta olan annemle babam AKP’ye oy vermeyi vazife bilip seçim sandığı başına taşındılar.
Hastalığı ağırlaşırken bile Hrant Dink cinayeti üzerine yorumlarda bulunmaktan geri durmadı annem. Bir ortamda Hrant’ın bahsi geçtiğinde, bir gazetede fotoğrafı gözüne iliştiğinde, “Ne istediler çocuktan, o kime ne yaptı ki kıydılar, bu toprakların adamıydı, bizdendi, küçük bir yeri vardı, namusuyla çalışıyor, iyi şeyler yapıyordu, ona kıyanlar bizden olamaz” diyerek hislenir, sözü geride kalan eşine, çocuklarına getirir, gözyaşlarını tutamazdı.
Annemin yapısal bir feminizmi vardı, söz gelimi kendiliğini korumaya büyük önem verirdi, kişiliğini babamınkinden ayrı tutardı, birlikte geçirdikleri yıllar uzayıp giderken meydana gelen bütünleşme nedeniyle bu çabası giderek daha bir dramatik gözükse de... Kendini tanıtırken babasının soyadıyla ifade etmeyi yeğlerdi. Bir eğitmen kızıydı, edebiyatla ilgiliydi, Cem Karaca tutkunuydu. Siyasal ve sosyal konularda aykırı fikirlere sahip olsa da çoğu annenin yaptığı gibi çocuklarını aşırılıklardan sakındırma adına bazen görüşlerini itidalli bir şekilde ifadeye çalışırdı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.