Kahramanlık üzerine yazılar yazmayı seviyorum. Kahramanları keşfetmeyi de... Geçen yıllar içinde kahramanlarımın bazen bir solukta karton kişiliklere dönüşmesine tahammül edebilmeyi de öğrendim bir parça.
Çocukken ‘kız başıma’, muhakkak ki buna ihtiyaç duyan dünyayı kurtaran kahramanlardan biri olmayı kurardım, okuduğum, seyrettiğim Tarkanlar’ın, Karaoğlanlar’ın etkisiyle. Benim kahramanlarım çoktandır, dünyayı kendi istedikleri yönde kurtarmayı değil de, bütün olumsuz, kötü ve çirkin görünen sahnelerine rağmen olumlayarak, yani hayatın (varlığın) kıymetini idrak ederek direnmeyi başaran kişiler.
“Kahramanlar İki Kez Ölür” diye başlık atmıştım, Samed Behrengi ile ilgili yazıma. “Kahramanlar intihar ederek ölürler bazen de”, diye bir başlık geçiyor aklımdan, çocukluğumun beyaz perde kahramanlarından Cüneyt Arkın’ın oynadığı reklam gözüme iliştiğinde. Profesyonel oyunculuk bunu gerektiriyor, denilebilir oysa: Dünyayı Kurtaran Adam rolünün ardından, seyirciyi hayretle “ürperten” bir reklamla “dünyayı kandıran adam” rolünü üstlenebilmelisiniz.
Dünyayı kurtarmak eskiden, yüreği saf gözü pek kahramanların işiydi. Şimdi ise bir girişimci karakterin manevralarını kapsayan şatafatlı bir başlık. Hiçbir ismin masuniyeti yok. Bu öyle bir piyasa ki, ruhunuzu damıtarak, gözlerinize kan oturtan okumalarla, inzivaya çekilerek, bir tür çileci hayatı yaşayarak ortaya koyduğunuz eser, ekranlarda, panolarda, şok açıklamaların merkezinde değilseniz, (belki de çok mantıki bir kaderi yaşayarak) gözükmüyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.