İran’da geçen hafta bir bilim adamı daha öldürüldü. Bu kez kurban, İsfahan Natanz nükleer tesislerinde çalışan 32 yaşındaki uzman Mustafa Ahmedi Ruşen. Benzeri cinayetlerin dökümleri, İran’ın şahsında bağımsız bilim ve teknoloji üretme azminin önünü almaya çalışan bir faaliyeti haber veriyor. Nükleer enerji iyi mi kötü mü, bunu tartışırsınız. Ama besbelli bu enerjiyi hiç de çevreci bir duyarlığa yoramayacağımız sebeplerle Müslüman toplumlardan uzak tutmaya çalışıyor birtakım odaklar.
Ambargo hükümlerinin sağlık malzemelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesinin “insan hakları” retoriğiyle meşrulaştırılması, İran örneğinde teknoloji üretiminde somutlaşan kendi kendine yeterlilik ve güvenlik arayışını arttırıyor. Uzman kadrolarındaki çoğalma, bu arayışın bir parçası.
Emperyalist ülkeler sanayi devrimini izleyen dönemlerde Afrika ve Asya’nın “siyah” işgücünü önce köleleştirme yoluyla ülkelerine çekmişlerdi. İkinci göç dalgası, savaşların yaralarını sarma döneminde ağırlıklı olarak kol gücü alanında çaresiz bir rızaya dayalı olarak gerçekleşti. Bunu takiben sıra beyin göçüne geldi. Herhangi bir Müslüman toplumda Batı tarafından davet edilip de bu davetin cazibesine kapılmayacak bir uzman bulunamazdı sanki...
Geçen baharda ABD yolculuğum sırasında bu kabullerde bir değişim gerçekleştiğini gözlemledim gerçi. “Bu ülkede bir yere kadar yükselme şansı tanınıyor bizlere” diyerek Türkiye’ye dönmeye hazırlanan genç uzmanlarla söyleşiler yaptım.
Bunun yanında önüne çıkarılan cazip vaatlere rağmen ülkesinde sunulan kısıtlı imkânlarla çalışmalarını sürdüren bilim adamı, başka türlü bir duruşu temsil ediyor.
Müslüman toplumların doğal kaynakları ve hızla çoğalan nüfusuyla biraraya geldiğinde beyin göçüne çağıran “kalkınmış” ülkeler açısından soruna dönüşen bir tavır bu: Nüfus çoğalırken teknolojik gelişmeye de zorluyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.