2006 Suriye gezisinden aklımda kalan nice renkli, canlı sahne, Lübnan sınırındaki yaralı ve yorgun sığınmacılarla söyleşilerimizin hatıraları yanında baskıcı bir rejimin sebep olduğu tedirgin hallere ilişkin izlenimlerin de gerisinde kayboluyor, düşünmeye başladığımda. Doğu Konferansı gezisiydi, Suriye Enformasyon Bakanı Muhsin Bilal ve Prof. Mehmet Bekaroğlu radyo televizyon binasında Lübnan’a süren İsrail saldırıları etrafında bir basın toplantısı yapıyorlardı. Toplantının ardından bir yetkiliye basın-yayında sansür bağlamında bir soru sormaya kalktığımda, eğitimini Türkiye’de tamamlamış olan mütercimimizin çok sarsıldığı ve yapabildiğince nazik bir üslûpla beni sorumdan vazgeçmeye çağırdığı geliyor aklıma.
Krallık sempati duyabileceğim bir rejim değil, hatta Aliya İzzetbegoviç’e “Bilge Kral” denmesini eleştirip duruyorum nafile bir gayretle, Özgürlüğe Kaçışım’ın merhum yazarının böyle bir taltifi benimsemeyeceği inancıyla; her ne kadar bir tür muhafazakârlığın yükselişiyle toplumumuzda aristokrasi ve “krallık rejimi” merakında bir artış göze çarpıyorsa da.
Sorgulanmasına izin olmayan liderin kraldan ne farkı var? Aristokrasi heveskârlarının bu soruya vereceği cevaplar sır değil.
Gazetelerde yazmaya başladığım ilk günden itibaren Arap coğrafyasındaki totaliter rejimleri eleştirmekten geri durmadım. Krallık despotizmiyle Baasçı otorite arasında da bir fark gözetmedim. Sınıfsal, genetik, soy kütüğü ayrıcalıkları anlamında belli bir grubu geniş kitlelerin üzerinde tutan, onlara hazır asalet unvanları sunan, böylelikle de toplumu gözlerini kapayarak vazifesini eylemeye götüren bir mizaca zorlayan herhangi bir siyasal açıklama (sıradan) insan tekinin hayattaki macerasını belirleme ya da tanımlama iddiasıyla bana kabul edilemez geliyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.