I- Her deprem haberinde, büyük Erzincan depreminde evi başına yıkılan anneannemin hikâyesi yeniden canlanıyor gözlerimin önünde. Beş çocuğunu yitirmiş, geriye kalan bir annem. “Çocuklar enkazın altında!” Bu cümle onu hayatı boyunca takip etti. Bazen sanki çocuklar hâlâ enkazın altındaymış da kurtarılabilirlermiş gibi konuştuğu hissine kapılırdım. Dünyada sadece onun çocukları yok, ama enkaz altında çocuklarını bırakmak ne demektir, o iyi biliyor. Her sarsıntıda binalar yıkılmasın, çocuklar telef olmasın diye ne yapmalı? Binaları ayakta tutan sebepler üzerine çok erken düşünmeye başladım, enkaz altında kalan hiç tanımadığım teyzelerim ve dayılarımın hatırası adına da.
Üstelik verilen onca kayba rağmen deprem bugün hâlâ olabildiğince sert ve acımasız bir malzemenin ölümle tehdidi anlamına geliyor. İnşaat sektörünün hırsı bir taraftan mevzuatı delmeye zorluyor, daha çok kat, daha az nervürlü çelik, daha erken teslim adına.
Erzincan depreminin aczi onca yıldan bu yana kendini tekrarlıyor. Binalar karton misali düzlendi Van’da. Hiç olmazsa öğrenci yurdu gibi binaların statik hesaplarına, malzemelerine daha fazla özen gösterilmesini umamıyoruz bile.
Van, İran’dan trenle gelmek istediğimde güzergâhım, Doğu’nun incisi bir bakıma, gölüne antik çağlardan kalma bir canavarın yakıştırıldığı şehir sarsıcı darbeyi kaçak standartlarında gerçekleşebilecek ölçüde depreme dayanıksız binalarından yedi.
Sendai’de öğrenci olan kızım Meryem günlük “ooVoo” konuşmalarımızda Van depremi üzerine üzüntüsünü dile getirirken Japonya’da geçen baharda yaşanan felakette insanların deprem enkazı nedeniyle değil tsunami yüzünden hayatlarını yitirdiğini hatırlattı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.