Adalet meleği kesilen Fransa’ya karşı hepimizin söyleyecek birkaç sözü var, çıkarımlarımız farklı da olsa. Sarkozy Libya’nın intikamını alıyor, diyebiliriz. Türkiye’nin bölgede kazandığı güç, tersine bir inisiyatif kaybı yaşayan Fransa’yı büyük ihtimalle ABD’nin de destek verdiği bir mecraya sevk etti, demeyi de ihmal etmeyiz. Fransa nefret suçu gibi konularda samimi olsaydı, kendi ülkesinde banliyölerden yayılan öfkeli soruları dikkate alan politikalar üretirdi, dediğimizde de hâlâ kanamakta olan sayısız örneğe başvurmakta zorlanmayız.
Biz ise anlayışlı ve hakkaniyetle dolu bir topluma özgü ferasetle Ermeni kökenli vatandaşımızın güvenliğini sağlamaya önem verseydik, Fransız kibri karşısında bu dile getirmekte zorlandığımız sıkıntılı durumu tanımlamada ve aşmada güçlük çekmezdik.
Kendi içimizde kaybettiğimiz Ermeni nüfusu konusunda çoktan bir muhasebe gerçekleştirseydik, özürden önce “helallik isteme” zaviyesinden geçmişin acılarını onarma yolunda mesafe katetmiş olurduk.
Tutarlılıktan söz ediyorum, evet! Cezayir’in işgali sırasında kim kimin yanındaydı? Gün olur devran döner. Türkiye modernleşmeyi gülüyle dikeniyle Batılılaşma kararlılığıyla sürdürdüğü dönemlerin bedelini ödüyor bir yandan da...
Soykırım Yasası gibi konularda kınadığımız Fransa’nın aydınları bir zamanlar, başta Sartre olmak üzere Cezayir bağımsızlık savaşında haysiyetli bir tutum sergilemişlerdi. Deleuze’ün altını çizdiği gibi, bugün Fransa’nın kaybı Bernard-Henri Lévy gibi “marketing” filozoflarının her türlü düşünceyi bastıracak şekilde görünürlüğü. Deleuze’e göre “marketing”“ filozofları, çok farklı şekillerde, halktan direnişten yana kavramları devletin, yasanın, iktidarın donuk birliğinde biraraya getirmeleriyle hayat terimleriyle düşünenleri, direnişçileri bir kurbana dönüştürüyorlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.