I- Zulüm insanları olgunlaştırmıyor her zaman. Mazlumun aynadaki siması da hiç bir zaman sabit kalmıyor. Şiddete verilecek cevap söz konusu olduğunda ise an geliyor çıldırıyor toplum; ne insaf biliyor, ne de geçmişten ibret almaya yanaşıyor. Şiddetin içselleştirilmiş bir türü de var ki bizim insanımız buna lâyık ya da müstahak sayılıyor. Mütevekkil insanımız sanki, “asker millet” ifadesinin yaydığı kutsal anlamlar yüzünden, darbe ikliminde yaşamayı sineye çekmeye de her daim hazır olacaktır.
İlber Ortaylı’ya göre toplumun genlerinde mevcut sayılan niteliği, askerliğe yatkınlığı. Bu mantığın vardığı nokta üniversiteyi kışlaya benzetiyor, başörtüsü yasağıyla, nizamiye kapısı mantığıyla.
Haki renkli bir çocukluk ufku; Ortaylı’nın Türk milletine lâyık bulduğu evren bu.
Türlü formattaki askerî darbelerin, mesela 28 Şubat’ın toplumun (özellikle de muhatabı olan Müslüman kesimin) hayrına olduğuna dair çıkarımlar da olağanlaşıyor, askerî darbelerin içselleştirildiği “aydın” zihniyetinde.
***
II- İranlı reformist aydınların bir kısmında da böyle bir eğilimi gözlemleyebiliyorum. Varlıklarını kısıtlayan baskılar, teknik açıdan daha modern sayılan otoriter yöntemlere karşı bir hoşgörünün uç vermesine sebep oluyor içlerinde. Açık toplum hangi yöntemle kurulursa kurulsun, demokrasi nasıl gelirse gelsin! Bu düşünce bir yerde, rüştünü ispatlamasına izin verilmeyen toplumlarımızın her türlü belaya müstahak olduğu şeklindeki ahkâma ulaşıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.