Birkaç yıl önce İstanbul’un (burjuvazi sınıfını temsil ettiği varsayılan) köklü aileleri üzerine kitap yazmaya hazırlanan bir araştırmacıyla yapılan bir röportaj okumuştum. Araştırmacıya göre Türk toplumu, bu köklü ailelerin kamusal etkinlikleri kanalıyla hayır yapmayı yeni yeni öğreniyordu.
Ben fitreyle, sadakayla, isimsiz yardımlarla süre giden bir hayırseverliğin inceliklerinden dersler alarak yetiştim. Bir verenin bin alacağı düşünülerek yapılan yardımlar değillerdi bunlar. Aksine, elimizde olanın bir kısmının zaten muhtaçlara ait olduğunu kabullenmeliydik. Yapılan hayırlar, bizde emanet olarak durduktan sonra asıl sahibini bulan mallardı, paralardı. Yardımın sessizi, isimsizi makbuldü. Kaldı ki elini açmış bağış bekleyen dilenciyi değil, elini açmayı kendine yediremediği için köşesinde yoksulluğun sıkıntılarına katlanan muhtaçlara ulaştırmak gerekirdi bağışı, sadakayı.
Bir tür “modern hayırseverlik”, bağışın yerini bulmasının modern kurum ve etkinliklerle bütünleştiği oranda mümkün olabileceğini varsayıyor. Hayırseverlik etkinlikleri defileleri ve konserleri de içine alarak genişliyor. Bazen isminiz bir hastanenin, bir okulun girişindeki gümüş renkli levhada sıralanmış bağış sahibi kişiler listesine ekleniyor.
Hayırseverliğin bu kanallarla geliştirilmesine itiraz ettiğim yok. Ama hayırseverlik sadece bu yolla olmalı, kişinin yüreğinin alanından tamamen koparılıp Devlet Baba’nın ya da devletle ilişkilendirilen ‘falanca kurumun’ gözetiminde gerçekleşmeli demek de, bireysel yetişkinliğin seyri açısından hiç ‘hayırhah’ gelmiyor bana.
Yazının devamını okumak için tıklayın.