Etyen Mahçupyan incelikli bir şekilde hatırlatmasaydı, Cemile Bayraktar da www.derindusunce’deki yazısında medyadaki ihmali vurgulamasaydı, Hrant Dink davası üzerine bu yazı kaleme alınmayacaktı belki. Elbet önemsenmediği için değil, sorumluluk üstlenecek yazarların eksik olmadığı inancıyla. Bu köşede haftada bir yazı yazıyorum. Şimdi bir de Ramazan’ın ve referandumun gündemi bastırıyor. Oysa Dink üzerine AİHM’de süren davada Türkiye’nin yaptığı savunmanın içeriği ne Ramazan’dan bağımsız, ne de referandumdan.
Hrant Dink nefret suçu mu işlemişti, halkı tahrik mi etmişti...
Suçlama sözcüklerinin ağırlığı, bir cinayetin acısını kat kat arttırıyor. 2002’de Bacıdan Bayan’a - İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi isimli kitabım 312. Madde gerekçe gösterilerek toplatıldığında, madde hükmü içindeki ağır suçlamaları şaşkınlıkla okumuştum. “Halkı; sınıf, ırk, din mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etme” suçunu işlemeye niyet eden biri, aslında kelimelerle hakikatin peşinde giderek yaraları onarmaktan başka bir muradı olmayan kişi nasıl olurdu...
Devletin diline yakıştırılan söylemlerin halkta bulduğu karşılık konusunda kafalar her zaman karışık; bu nedenle de referandum ülkemizde çekingenlikle karşılanan bir oylama yöntemi. Ramazan ise kul hakkı konusunda daha duyarlı olmayı öğretmesi gereken bir ibadetin ülke iklimine mührünü vurduğu ay. Nefse karşı verilen mücadele, her şeye rağmen hakkaniyetli olmakla sonuçlanmalı değil midir...
Hrant Dink’in bu topraklara bağlılığı ve sevgisine duyulan güven bir referandum sorusu olsaydı, Müslüman ve Türk annem, “evet” mührünü basardı, onu sadece gazete ve televizyon haberleriyle tanıdığı halde.
Yazının devamını okumak için tıklayın.