İran bugünlerde devriminin 31. yıldönümünü kutluyor. Haziran seçimlerinden sonra yaşanan olaylar açısından bakıldığında, bu kutlamalar, devrimin yaşadığı bir dönüm noktasının da ifadesi oluyor: Bu ülke savaş yıllarının korumacı bünyesinin sınırlarında, savunmaya kilitlenerek yaşamaya devam mı edecek, yoksa İslam devrimini mümkün kılan bir anlamın gelişmesine izin veren özgürlükçü bir kültür için zorunlu kanalları oluşturabilecek mi?..
İran devriminin kültürel karakteri, siyasette Musevi, Beheşti, Hatemi gibi isimlerin öne çıktığı bir üretimle temayüz etti 80’lerde. Bu nedenle de bu ülke 90’lı yıllarda sinemasıyla gündemdeydi bütün dünyada.
Irak savaşına maruz kalan İran, devrimini savunma amacına kilitledi. Sovyetler’in çöküşünden sonra Batı dünyasının kötülüklerini gönderdiği ada olarak şekillenirken, korunmacı bir siyasal söylemin sınırlarına çekildi. Batı’nın tehditleri İran’da içe kapanma yanlılarının elini güçlendirdi geçen yıllar içinde.
Son yıllarda İran uranyumuyla söz ettiriyor kendini dünyada. Dönemin öne çıkan siyasi kişiliği ise Ahmedinejad. Bu siyasetçi gerek ülkesinin aydınlarını hor gördüğünü anlatan açıklamaları, gerekse de sansüre dayalı kültür politikalarıyla, “kültür düşmanı” olarak tanımlanıyor ülkesinde, reformistler arasında.
İran gibi nüfusu 70 milyonu aşan bir ülkeyi reformistlerin tanımlarıyla anlamak zorunda mıyız, diye sorulabilir.
Ancak ben şimdiye kadar İran’da ne zaman soru sorabileceğim bir âlimin, bir yazarın, şairin, değerli bir sosyologun, bir ressamın, bir yönetmenin hatta siyasetçinin yanına gittiysem bir reformistle karşılaştım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.