Bu son olmalı, çünkü bu kadarını kaldıramaz bu ülke, diye geçti önce aklımdan. Daha önce defalarca kurduğum bir cümle bu. Masum canına kıymanın terörü şımarttığını öğrenmeye yanaşmayan toplum ve siyaset yeni bir yıla ulaştık diye bir mucizeyle olgunlaşmış olabilir mi, üç beş gün içinde?
Ekmek kavgası veriyorlardı mayınlı arazide, yaz kış demeden, bilen biliyor, hesaba katıyordu. Meşruydu gelişleri geçişleri, ama tehlikeden masun da değildi. Okul sırasında olması gereken çocuğu, Sarhoş Atlar Zamanı’nın canı sudan ucuz kaçakçılarından birine dönüştüren failler ise, yok edilmesi imkânsız bin bir başlı masal canavarlarını andırıyor.
Hakkında barış için vicdani ret grubundan bilgiler aldığım bir genç adam var, Muhammet Serdar Delice. Ondan önce başka isimler de vardı, hâlâ var. Genellikle Anadolu kökenli dindar ailelerden geliyorlar. Kardeş kavgasının acısını “ateş düştüğü yeri yakar” misali daha derinden hissettiğini düşündüğüm, “mahalle” nedir, askere uğurlanmak nasıl yaşanır, Çanakkale’de neler olmuştu, bilen kesimler, sözünü ettiğim.
Askerlik konusunda bana kalırsa askerî darbelerin sebep olduğu hırpalanmalarla da kesinlik kazanan bir yargıları var bu genç adamların. Silahın barış yolunda çözüm olamadığını gösteren yıllarda, bu yönde bir kanaat edinmişler. İnan Süver’in Birgün söyleşisindeki “itaat”e dönük sorgulaması bana Aliya İzzetbegoviç’in İslam Konfederasyonu isimli yapıtında “Müslüman gençleri güdükleştiren” bir terbiye yöntemine getirdiği eleştirileri hatırlattı.
Kışla terbiyesinin tarih içinde aldığı yol üzerine yapılacak bir araştırma çok ilginç sonuçlar ortaya koyabilirdi. Daha önce de yazmıştım: Osmanlı’da askerliğin mecburi bir hizmet sayılmasının dönemi yükselme değil, gerileme dönemidir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.