Bazen böyle oluyor, aslında giderek sayısı çoğalıyor örneklerin. O orada bir yerlerde nasılsa, nihayet karşılaşacak, altı çizilmiş satırlar etrafında konuşacağız. Sahiden de inanıyorum bir karşılaşmadan öteye geçen uzun söyleşi saatine.
Cahit Zarifoğlu’nun vefatından sonra da düşünmeye devam ettim bunu: 80’li yılların ilk yarısıydı. Mavera’da yazıları yayımlanan genç bir yazar olarak onunla tanışmak istiyor, bir taraftan da çekiniyordum. Onu tanımak istiyordum, tanıyacaktım, daha vakit vardı. Belki de kendimi ikna edebildiğim metinlerle karşısına çıkacağım güne kadar erteliyordum, sahici tanışma anını.
Bir gün derginin o dönemdeki genel yayın yönetmeni olan Mustafa Çelik’i elimde yazılarla ziyarete gittiğim Cağaloğlu’nun arka taraflarına düşen büroda Cahit Zarifoğlu’yla karşılaştım. Uzaktan uzağa tanıştırıldık, uzaktan uzağa bir selamlaşma oldu. Yanına yaklaşılmaz iticilikte bir insan olmadığını biliyordum. Yine de usta şairlerin okurlarını utanç içinde bırakmaya dönük bilmece misali sorular sormadan yapamadığına dair önyargım nedeniyle, aynı salonda uzağında kalmaya devam ettim ve sonraları bunun pişmanlığını yaşadım. O erkence aramızdan ayrıldı çünkü. Uygun tanışma ânı bir daha gelmeyecekti. Mavera bürosundaki çekingenliğimle, şairi yakından tanıma, onunla sohbet etme fırsatını kaçırmış oldum. Oysa Mustafa Çelik’le Mavera, konuşmayı sevdiğim bir fezaya sahipti.
Sevilen şairle, yazarla tanışma fırsatını kaçırmanın, ya da uzaktan sürdürülen dostluğu yüz yüze konuşmalarla pekiştirme imkânından mahrum olmanın telafisi bir ölçüde mümkün: Yaşamak her zaman elimin altında olacaktı. Serçe Kuş da her zaman uçmaya devam edecekti. Sen Kuş Olur Gidersin Bir Trenle’yi okumayı sürdürecektim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.