I- Geldiğim bilinmesin; bu kez öyle olsun. Kimse beni karşılamazsa, uğurlamazsa hatta, daha rahat geçebilir yolculuğum; telaşım azalır. Ayrıldığım için suçluluk duymam, geri dönüşlere özgü telaşım da azalır. Hiç gitmemiş, hiç yola çıkmamış gibi yapabilirim.
Sanki daha dün yaşandığı ve yarın da tekrarlanabileceği şekilde kayıtsız geçiyorum kontrol noktalarından.
Uçakla bir ülkeden diğerine geçtiğinde, aradaki zaman ve mekân farkına uyum gösterme konusunda zorlamalısın bünyeni.
Otobüsle ise yavaş yavaş yol alırsın sınıra doğru. Memleketinin Batı’dan Doğu’ya bir haritasını çizersin. Kucağında bebek. Kaynar su dolu termoslar. Bebeğin altını değiştirecek bir yer aradığın dinlenme tesisleri. Damlayan lavabolar. Pis tuvaletler. Namaz kılacak temiz bir yer arama telaşı. Sınırın iki yakasındaki gümrük memurlarınca bazen didik didik aranan bavulları yeniden yerleştirme telaşı. Kitapları, sidileri işgüzar (küçük) memurların merakından kurtarmaya dönük tartışmalar. Uzun kuyruklar. Yol boyunca otobüsünüzü izleyen, döviz, sigara veya içki satmak için otobüs etrafında koşuşturan esmer, hüzünlü yüzlü, yoksul gençlerle sürdürülen Ağrı Dağı misali ucu bucağı sislere karışacak söyleşiler...
II- Günlerden cumartesi, yaz sezonu da neredeyse kapanmak üzere, üstelik oruç günleri geliyor; havaalanı bir hayli kalabalık. Daha ziyade Alman ve Arap turistlerin oluşturduğu uzun kuyruklar nedeniyle, uçuştan tam iki saat önce havalimanına ulaştığım halde, kuyruktan kuyruğa eklenirken bir gazete, bir dergi alacak fırsatı bile bulamadım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.