Bir edebiyat mevsimi geldi geçti İstanbul’dan ve geçerken de mevsimi olabildiğince yumuşattı. “Olabildiğince”, diyorum, çünkü siyasetin soğuyan sesi karıştırdı edebiyatın gündemini. Taş atma suçu yüzünden yargılanan çocukların akıbeti bile belirsizleşti son olaylar nedeniyle. Haberlere bakılırsa devlet taş atan çocukları ailelerinin yanından almaya hazırlanıyor. Sanki bu hazırlığı yapanlar hayatlarında hiç çocuk olmadı! Armut dibine düşer, ama bir olgunlaşmayla birlikte gerçekleşir bu düşme. Çocukları taş atmaya yönlendiren, ailelerinden önce siyasetin gergin iklimi. Demokratik açılım sürdükçe taş atmak için havaya kalkan ellerin sayısı azalacak. Bu ister istemez böyle olacak.
Siyasetin sesi dondurucu soğukları çağırdı ve ansızın yağan karla mevsim kışlığını bildirdi. Oysa birkaç gün önce sonbahar havası içinde geziniyordum iki yakada. İbrahim Tenekeci ve Hülya Bostan ile Cağaloğlu’da bir kafede oturduk. İbrahim ile her görüştüğümüzde, bir önceki görüşmemiz daha dün gerçekleşmiş gibi gelir bana ve onun şiirlerinden serpilen mısraların güzelleştirdiği sohbetimiz de sanki yarım bırakıldığı yerden sürmektedir. Yanımızda
Milli Gazete’den Müslüm Coşkun da vardı. Kitap dolu bir çantayla dolaşıyor Müslüm Bey. O çantadan çıkan birkaç kitabı imzaladım. Sıklıkla kitap imzalayan bir yazar değilim ve iyi ki de öyle diyeceğim; her seferinde uzun uzadıya düşünüyorum, imzadan önce yazacağım cümleler üzerine.
Konu basılmaya hazırlanan veya basılamayan kitaplardan açılınca aklıma geldi, ablam Hülya Aktaş’ın yayımlatamadığı hikâye ve roman dosyalarından söz ettim. Bu kitaplar basılamadığı için, yeni çalışmaları konusunda hevessiz davranıyor ablam. Hülya Bostan hemen, ben basarım, dedi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.