Geçtiğimiz haftanın tartışma başlıklarından biriydi, kadınlara pozitif ayrımcılık konusu. Özgün Duruş’taki bir yazısında Ali Bulaç pozitif ayrımcılığa niye karşı olduğunu açıklarken konuyu kendi zihnindeki aile kurumu ve kadın-erkek ilişkisi açısından ele alıyordu. Erkeğin evi geçindirdiği, kadının ise ev işleriyle çocukların terbiyesinden sorumlu olduğu hiyerarşik bir ilişkidir bu. Oysa hayat çok karmaşık, insanlar da çeşit çeşit.
Üstelik geçindirme/geçindirilme mantığıyla açıklanan evlilik anlayışı sıklıkla bir eş/arkadaşlık ilişkisi değil, köle/efendi ilişkisi olarak görünüyor. Geçindirilmeye dayanan ilişki zamanla kadını güçsüz düşürürken erkek nazarında da ‘kaşık düşmanı’ olarak anıldığı bir konuma sıkıştırıyor. Efendi bazen merhametli, bağışlaması da bol; pekâlâ... Ama bazen de öfkeleniyor ve saçını süpürge etmiş kadına, “işine gelmezse çekip gidersin”, diye dayatıyor tavrını.
Bulaç’ın yazısı bildiğim kadarıyla Hidayet Tuksal, Nihal Bengisu Karaca ve Cemile Bayraktar gibi başörtülü yazarlar tarafından eleştirildi. Ne de olsa başörtülü yazarlar hâlihazırda etkisini sürdüren inatçı bir negatif- ayrımcılığı, başörtüsü yasaklarının mağdur ettiği nice hayatı daha iyi biliyor, takip ediyor ve bu bağlamda düşünmeyi, negatif ayrımcılığın hayatlarımızda tuttuğu yeri kökleştiren zihin yapılarını kurcalamayı sürdürüyorlar.
Başörtüsü yasak olmaya devam ediyor, çünkü laikçi zihniyetten önce Müslüman seçkinler açısından bu yolla oluşan mağduriyetin o kadar da önemi yok gibi görünüyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.