Tabiat yüzünü değiştiriyor. Beyaz örtüsünü üzerinden atan topraktan taze bir koku yayılıyor. Bir şeyler çoğalıyor, azalıyor, hafifliyor, tütüyor, karışıyor, yeni renkler kazanıyor.
Tabiatın kente akıttığı iyiliklerden sanki sadece bir o kaldı, yani yağmur, her zaman rahmetin hikmetli sahneleriyle geliyor... Kirli damları yıkarken kara bir is bırakıyor önünde ve ardında; duvarları gölgeliyor, beyazları griye çeviriyor, grileri ağartıyor.
Hıdrellez ve başka bir sürü kuruluş, açılış, yeniden doğuş miti; yılın yeniden inşası, geleceğe açılan geçit. Nevruz kutlamalarının özü, yılı yeniden kurma, zamana yeniden can verme gibi bir anlam yayıyor.
Yeni yıl, yeni ihtimaller demek; daha umutlu olacağız...
İranlılar Nevruz Bayramı’nı takip eden onüçüncü günü şehrin dışında geçirmeyi yeğliyorlar, “onüç dışarı!” diye tercüme edilebilecek “sizdeh be der” gününe özgü adet ve ananeleri yerine getirerek. Haftalar öncesinde Nevruz günü için ekilmiş ve çoktan yeşermiş olan buğday çimi arabaların üzerine yerleştiriliyor. Bu yeşilliğin akan bir suya atılmasıdır asıl amaç, fakat yollar arabaların üzerinden düşmüş buğday çimleriyle kaplanmış oluyor. Ritüelin kadim anlamı, buğdayın akan suyla birlikte yeryüzünü dolaşmasını sağlamak, buna niyet etmek. Nimet dünyayı dolaşmalı, rahmetle birlikte...
Mümkün olduğu kadar uzağa gitmeli! Şehir bir yere kadar boşalıyor. İnsanlar parklarda, çevre yollarının çimlik alanlarında eğleniyor, çadır kuruyor. Semaverler yakılıyor, pilav tencereleri ateşe sürülüyor, oyunlar kuruluyor, fotoğraflar çekiliyor.
Fazla masrafa girmeden şehri terketmeye imkân veriyor, çadır hayatları. Göçebe olmanın yorgunluğuyla ilgili olmalı, Türk milleti memleket görmeyi istese bile bu konudaki tasarılarını pek gerçekleştirmiyor. Bunun yerine ev alıyor, eşya ve araba alıyor. Bir evi araba ve yazlık mekân, onu ise belki şehir içindeki ikinci bir ev izliyor, ama seyahate sıra güçlükle geliyor.
İranlı için yolculuk, uzun asırların yerleşik hayatının tozlarından silkelenmek demek.
Mümkün olduğu kadar uzağa gidilecek ya... Umre’ye gidiliyor, ya da Suriye’de Şam’a, Irak’ta Kerbela’ya; bir de Türkiye’de, Antalya’ya. İran içinde de belki yeşil kuzeye veya Meşhed’e...
Ağır çizmelerini çıkartıp atmış çocuklar gibi hafiflemiş toprak, güneş ışınlarını içine çekiyor. Bir parka olmasa da ana caddelerin kenarındaki çimlik alanlara kondurulabilir küçük bir çadır.
Meşhed bu günlerde olağanüstü kalabalıktır, bu yüzden de çadırlarını yanlarına almadan yola çıkmaz, önceden bir otelde, bir pansiyonda yer ayırtmamış olan ziyaretçiler.
Onlar da öyle yapmış, çadırlarıyla gitmişler ziyarete. Evliliklerinin birinci yıl dönümünü İmam Rıza’nın ziyaretgâhının yakınlarında geçirmek istemişler.
Önce cadde kenarına kondurmuşlar çadırı, trafiğin gürültüsü rahat bırakmayınca yola düşmüş, bol ağaçlı bir parka ulaşmışlar.
Telefonda anlatmışlar: Ziyaretgâha o kadar da uzak olmayan bir park bu. Her şey yolunda gidecekti, hava kapalı olmasaydı. Anlaşılan meteoroloji uzmanları yanıldı, hafta sonu yağmurlu geçecek.
Genç çiftten kadın içten içe bir titremeye yakalandığını söyledi. Soğuk aldığını sanıyor. Meşhed’de bu mevsimde sert, yakıcı bir rüzgâr eser, güneşe karşılık. Kadın güneşe aldanıp ince giyinmiş üstelik.
Ziyaretgâhta biri öğüt vermiş: Çadırın üzerini muşambayla kaplayın, gazocağını da yakın, içerisi ısınır.
Bir mezarlıkta iki işçi telaşla bir mezarı kazıyor. Açılan çukurun etrafındaki yaslı kalabalık giderek genişliyor. İşçiler çığlıklardan, gözyaşlarından, dualardan kopmuş, hızlı hızlı sürdürüyorlar kazma sallamayı. Civarda bulunan herkes her şeyi kısa süre içinde öğreniyor: Bir değil iki cenaze geldi, tatil için Meşhed’e giden yeni evli bir çift, aynı mezara gömülecek. Meşhed’de otelde değil, bir parka ait çimlik alanda kurdukları çadırda kaldılar. Yağmur yağınca da çadırlarının üzerini muşambayla kapladılar. O yüzden gazocağıyla geldi ecelleri. Park işçisi çimleri sularken, çadırdakilere birkaç kez seslendi. Fıskiyeyi çadır tarafına yönlendirmeden önce öfkeyle vardı çadırın kapısına, nihayet cesetleri gördü.
Hiç değilse birlikte gömülüyorlar, diyor biri.
Hiç değilse çocukları yok.
Hiç değilse Meşhed ziyaretinde...
Hiç değilse...
Nemli toprak içine alıyor iki genç bedeni. Hıçkırıklar çoğalıyor. Geride çok az yaşanmış, beyaz eşyalarının taksiti tamamlanmamış bir ev kaldı. Zamansız bir ölüm bu, insan ağlamadan edemiyor, ama işte Meşhed’de, ziyaretgâh yakınında öldüler, hiç değilse. Hani, aniden karar vermeselerdi ziyaret için, bir otelde yer ayırtabilselerdi zamanında, çadıra mecbur olmazlardı. Yağmur yağmasaydı da, çadırı muşambayla kaplamaları gerekmezdi. Ah, evet, genç kadın soğuk almış bir de, hani, o soğuk almasaydı, gazocağını açık bırakarak yatmazlardı, değil mi... Hiç değilse Meşhed ziyaretinde göçtüler ahiret yurduna ve hiç değilse birlikte gömülüyorlar. Değil mi, değil mi... Hiç değilse, birlikte gömülüyorlar.
|