Bozdağlar’dan doğan ırmak yıllardır Türkiye siyasetini besliyor. Aydın Menderes tok sözlü ve yürekli bir dava adamıydı. An geldi Demirel’in üniversitede başörtüsüne karşı sözlerini eleştirdi, an geldi 411 elin kaosa kalktığını öne süren manşetin içyüzünü haykırdı. Bulunduğu saftan dolayı çoktan cezalandırılmıştı; ama o hep yolda olmayı sürdürdü, yeryüzüne inmiş meleği ile birlikte.
Anadolu’nun ücra yörelerindeki okuma yazma bilmeyen insanların yüreğine korku salmak işten bile sayılmaz, Dersim katliamı ve şapka idamlarında somutlaştığı üzere... O yüreklere bir daha sökülemeyecek şekilde yerleşmek ise o kadar kolay değildir. Kireç badanalı bir duvara fotoğrafınız sade bir şekilde iliştirilmiştir; herkese nasip olmayacak bir yerleşmedir bu. Babası Adnan Menderes gibi Aydın Menderes de ücra yörelerin tutkulu insanlarının dünyasında destansı bir anlama sahip olmayı başardı. An geldi insanların ona verdiği önem ya da sevgi babasının temsilinin ötesine geçti. (Bozdağlar’dan akan ırmak yoluna devam ediyordu.)
Bir şekilde zihnimizde bir yere oturmayan şeyler var “iktidarda kalma hırsı” alanında. Mesela diktatörlerin oğullarının meslekleri nedir, emin olamıyoruz. Babalarının kimseye söyleyemeyeceği gizli kapaklı, kirli işlerini yoluna koymak mıdır ana vazifeleri...
Bana öyle geliyor ki diktatör çocuğunun misyonu toplumu her zaman sadık bir kitlesel evlat, yani bir sürü pozisyonunda tutmaya dönük olarak şekilleniyor. Önemli olan toplumu vesayet altında tutulacak, bir babanın yardımıyla ayakta kalabilecek özelliklerine inandırmaktır. Nasıl da boşa harcanmış, telef edilmiş bir hayat!
Günahı yasakladığı takdirde bile ahlakilikten yoksundur diktatörlük, Aliya İzzetbegoviç böyle düşündü zindan yıllarında.
Yazının devamını okumak için tıklayın.