Ramazan günleri anaların gözyaşlarına boğulduğu asker ölümleriyle başladı. Ölümlerin hemen arkasından gözü yaşlı analar ya da ağlamama azmini ifade eden eşler ekranlarda bir kez daha terörü lanetlediler. “Bir insanın haksız yere ölümü bütün âlemin ölümü gibidir”, dinimize göre. Aynı zamanda, ayet-i kerime ile ifade edildiği üzere (Al-i İmran; 169-171) , şehit olanın hakikatte ölmediğine inanması beklenir müminlerin.
Dinî terminolojiye ait bir kavram olan “şehitlik mertebesi” bunca yaygın kullanılmaktayken resmî törenlerde, şehit analarına, bacılarına kamusal alanda ‘alt hizmetli’ konumunun uygun görülmesini nasıl açıklamak gerek... Başörtülü kadının oğlu dualar okunarak şehit olmaya uğurlanırken, aynı kadının ‘türbanlı’ kızına ‘laik kamusal alan’ın kapılarının kapalı olabilmesi, fazlasıyla belirgin, buna karşılık hakkında suskun kalınan bir çelişki.
“Hakkında konuşamayacağımız şeyi, konuşmaksızın geçiştirmeliyiz”; Parmenides’in kuralıydı bu. Fakat ağıtları duymazdan gelemiyoruz, o ağıtların içinde, ortasındayız. Laikçi kesimler başörtüsünü kamusal alanda istemiyor; fakat iş başa düştüğünde bir tür kutsiyet ima eden kelimelerin karıştırıldığı müphem cümlelerle teselli ediyorlar, beyaz tülbentli, hatta “türbanlı” “anaları bacıları.”
“Şehadet”, bu toprakların biriktirdiği derin kültürün anahtar kavramlarından biridir. Fakat şehitliğin büyük bir pâye olması, insan canının ucuzlatılmasının bir nedenine dönüşmemelidir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.