Ramazan günleri anaların gözyaşlarına boğulduğu asker ölümleriyle başladı. Ölümlerin hemen arkasından gözü yaşlı analar ya da ağlamama azmini ifade eden eşler ekranlarda bir kez daha terörü lanetlediler. “Bir insanın haksız yere ölümü bütün âlemin ölümü gibidir”, dinimize göre. Aynı zamanda, ayet-i kerime ile ifade edildiği üzere (Al-i İmran; 169-171) , şehit olanın hakikatte ölmediğine inanması beklenir müminlerin.
Dinî terminolojiye ait bir kavram olan “şehitlik mertebesi” bunca yaygın kullanılmaktayken resmî törenlerde, şehit analarına, bacılarına kamusal alanda ‘alt hizmetli’ konumunun uygun görülmesini nasıl açıklamak gerek... Başörtülü kadının oğlu dualar okunarak şehit olmaya uğurlanırken, aynı kadının ‘türbanlı’ kızına ‘laik kamusal alan’ın kapılarının kapalı olabilmesi, fazlasıyla belirgin, buna karşılık hakkında suskun kalınan bir çelişki.
“Hakkında konuşamayacağımız şeyi, konuşmaksızın geçiştirmeliyiz”; Parmenides’in kuralıydı bu. Fakat ağıtları duymazdan gelemiyoruz, o ağıtların içinde, ortasındayız. Laikçi kesimler başörtüsünü kamusal alanda istemiyor; fakat iş başa düştüğünde bir tür kutsiyet ima eden kelimelerin karıştırıldığı müphem cümlelerle teselli ediyorlar, beyaz tülbentli, hatta “türbanlı” “anaları bacıları.”
“Şehadet”, bu toprakların biriktirdiği derin kültürün anahtar kavramlarından biridir. Fakat şehitliğin büyük bir pâye olması, insan canının ucuzlatılmasının bir nedenine dönüşmemelidir. Yaşadığımız coğrafyada insan canının bunca ucuz olduğu varsayılmasaydı, Irak’ta neredeyse her gün elli-altmış kişinin öldüğüne dair haberleri duymaya devam eder miydik?..
Bu konunun bir hayli yanlış anlaşılmaya yatkın olduğu açık. Sürekli bir kutsallaştırma, sürekli bir şehitlik övgüsü... Normal şartlar altında bir karıncayı bile incitmeyecek kadar mahlûkata saygılı olabilecek gencecik insanların şehit olup olmadığına karar verecek olan, elbette ki o canların Yüce Yaradan’ı. Beni rahatsız eden, çoğu yoksul ve karakalabalık olarak adlandırılan kesimlere mensup ailelerin, neredeyse yirmi beş yıldır hayattaki en büyük hazineleri olan evlatlarını ‘göğ ekini biçer gibi’ teröre kurban vermeye devam etmesinin bir ‘kader’ gibi görünmesi...
Orası öyle, bu toprakların anaları yüzyıllardır Türkçe, Kürtçe ya da başka bir dilde konuşan oğullarını Yemen’den Fizan’a, Trablusgarp’a cephelere göndererek, ağıtlar yakmaya alışkın. Bu alışkanlığın bir kaynağı da şehadet kadar dinî terminolojiye ait, gelgelelim laikçi, dünyaperest bir yaklaşımla pekâlâ ‘kadercilik’ olarak adlandırılabilecek tevekkül kavramı...
İnsanımızın geleneksel olarak taşımaya devam ettiği tevekkülün ülkemizin yönetici seçkinleri tarafından nasıl rastgele kullanıldığını defalarca anlattı Taraf’taki yazılarında, Rasim Ozan Kütahyalı. Yasin Aktay Yeni Şafak’ta aynı bağlamda bir yazı yazdı. (Laiklik ve Şehitlik, 30 Ağustos 2008) Her iki yazarın da altını çizdiği en önemli husus, dinen kutsal kavramların laik kurumlarımızca onlarca yıldır terörle savaşta yaygınlıkla kullanılmasının getireceği sakıncalar...
Aktay’ın yazdığı gibi: Laik devlet kendini korumak için bir savaşı sürdürmeye ihtiyaç duyabilir. Fakat, bunu “laik” bir terminolojiyle gerçekleştirmesi gerekmez mi?
Gelgelelim, Habermas’ın modern kamusal alan tanımlarına ilişkin açıklamalarıyla yetinemez olmasına şaşılmaması gereken bir ülke, Türkiye.
Baskınlar hiç tükenmiyor. Kırımlar sona ermiyor. Savaşı sorgulamaya başladığınızda, bunun gerisinde silah şirketlerinin, bölgemizde alçak veya orta gerilimli savaşların sürüp gitmesinde çıkarları olan devletlerin ve global planda egemen güçlerin rolleri apaçık görünüyor.
Büyük çatışmaların, düşmanlıkların ve ayrılıklara, ölümlere yol açan husumetlerin başlıca kaynağı, açlıklara ve toplu kıyımlara da yol açan zengin yeryüzü kaynaklarına sahip olma hırsı.
Türkiye’nin en zengin tabii kaynağı ise gençleri sanki.
Oruç günlerinin başladığı gece, evladını teröre kurban veren kadının acısı Türkçe ve Kürtçe kelimelerle yakıcı bir ağıta dönüşüyordu, ekranda. Önlerine belki hayatta ilk kez mikrofon tutulan “şehit anaları” yine de çoğunlukla vazgeçmiyor kardeşlik dileğinden, barıştan. Yabancısı oldukları kamusal alana yayılıyor “mütevekkil” sözleri... Bir toplumun derin varlığının ve duyuşunun haritasına dönüşüyor yüzlerindeki çizgiler.
Bu yaslı kadınların ağıtlarına daha yakın bir mesafeden kulak vermek gerekiyor.