O Paris’te öğrenciyken Mesnevi’yi özledi, Meşhed’de öğrenciyken ise kolunun altında Nima Yusiç’in kitaplarıyla gezinirdi. Furuğ’un “Kuş ölüyor/ Uçuşu hatırla” şeklindeki mısralarını önce onun bir metninde okumuştum. İsveçli Müslüman (anarşist) ressam İvan Aguéli’yi bir şekilde tanımış olabilir; Baudelairevari estetik eleştirisi ortaklığına bakılacak olursa... Erdebilli halı işçisi kız çocuklarının astım çilesinde burjuva estetiğinin içyüzünü sorgulayan düşünür, yerleşik kabulü ve kurumsallaşmış gücüyle sahici, iyiyi bastırmayan bir estetiğin arayışı içindeydi.
Geçtiğimiz pazar günü katıldığım Ali Emirî Kültür Merkezi’nde düzenlenen Ali Şeriati’yi Anlama ve Tanıma Paneli sırasında bunu düşündüm. Kendisini “güvenilir, ama sürekli dalgalı bır gerçeklik” olarak tanımlayan Şeriati’yi geçen yıllar içinde en doğru kim anladı?
Düşünürün mirası belli bir görüşün savunusu adına sürdürülen çıkartmalarla bölük pörçük okumalara maruz kaldı ölümünden sonra geçen yıllar içinde. Sunduğu zihnî ve eylemsel çabanın yanına yaklaşamayacak insanlarca, “kafası karışık” diye suçlanması sürdü; oysa düşünen kafa elbet karışık olurdu. Kimileyin mitolojik (metaforik) göndermeleri nedeniyle sapkın olduğu öne sürülürken, kimileyin de Ali Emirî Paneli’nin konuşmacılarından Kenan Çamurcu’nun hatırlattığı gibi, “iyi hoş ama Şii olmasaydı” diye yorumlanarak ötelendi, şaşırtıcı soruları ve cevaplarıyla birlikte.
Kendi ülkesinde devrimden sonra kısmen parantez altına alınmış düşünceleri ülkemizde de tercüme engeli nedeniyle lâyıkıyla irdelenemedi. Buna karşılık erken sayılabilecek bir dönemde ancak anadilinin ülkesinde mazhar olabileceği büyük bir ilgiyle okundu Türkiye’de 1980’li yıllarda.
Düşünürümüz ”3 T” olarak adlandırdığı “tekrar, taklit ve tercüme”nin uzağında bir aydınlanmayı diliyordu çocukları için, vasiyetnamesinde.
Yazının devamını okumak için tıklayın.