Son yıllarda sinema aşkından söz açıldığında Türkiye’de aklıma gelen isimlerden biri, Enver Gülşen oluyor. Bir diğeri, rahmetli Ahmet Uluçay, kış günlerinde ellerini aynı zamanda öğle yemeği olacak sıcak bir patatesle ısıtmaya çalışarak, köyüne uzak mesafedeki okuluna yürürken geliştirdi bu aşkı. Bazen de bir çağrışımla aklıma bir yangınla tutuşup kül olmaya kendini bırakacak kadar zihni sinemaya takılı Bilge Olgaç geliyor. Başarıya götüren yolun çok maddi ve sathi (incelikli reklam destekli) parlama sebepleriyle beslenen bir büyük ekran gibi algılandığı bir dönemde, bu örnekleri daha sık dillendirmemiz gerekiyor.
Öte taraftan İran’dan yine bir kadın yönetmen, Tehmine Milani, bırakmış mimarlığı, elinde kamerayla toplumsal eleştirisini ekran üzerinden sürdürmek için didiniyor yıllardır. Kıdemli yönetmen Behmen Fermanara on yıl kadar önce ancak vatanında film yapabileceği inancıyla dönüş yaptı Batı’dan. Muhsin Mahmelbaf ise tersine sinema dilini korumak için ülkesinden adım adım uzaklaştı.
“Normallik” olgusunun testlerinin pek çok dâhinin üretimini en başından engellediği bir gerçek. Çoğu kez deha sahibi kişi, sıradanlığın normallerinin sınavından geçmeye tenezzül etmediği için de “bir tuhaf” insanlar hanesine dâhil ediliyor. “Sadece sıradan insanlar inanırlar normal diye bir şeyin varlığına”, mealinde bir cümle geçiyordu Gülün Adı’nda. Sadece sıradan insanlar aşkı sadece karşı cinse dönük bir tutku, bir bağlanma olarak anlarlar.
Enver Gülşen işte, sinemaya büyük bir aşkla bağlı, edebiyattan, tasavvuftan, psikanalizimden yararlanarak eleştiri yazıları, denemeler yazmaya devam ediyor, çok sınırlı bir anlayışla karşılaşma ihtimalini de göze alarak.
Geçen yaz Gülşen’in iki kitabı yayımlandı sinema üzerine, Külliyat Yayınları tarafından: Sinemanın Hakikati ve Hakikatin Sineması.
Yazının devamını okumak için tıklayın.