“Üç” olunca sayı, bereket de artıyor. Kardeş ilişkilerinde de bu böyle. Üç kızkardeş, ikili gruplar halinde birbirini zenginleştiren ilişkileri yansıtıyor. İki kızkardeş, seçenekten yoksun olmak demek. Sadece bir tek kızkardeşin varsa, onda var olanla yetinmeli, onu idare etmelisin.
Üç Kızkardeş, önceki hafta sonu Fatih’te Kitap Rengi isimli kitap-konferans salonunda son romanım etrafında gerçekleşen toplantı sırasında, yeniden girdi gündemime.
Onları en az yirmi yıldır tanıyorum: Çağlayan, Güler ve Fatma Ömerustaoğlu.
Hangisi Çehov’un Üç Kızkardeş’inin Olga’sına karşılık geliyor; hangisi daha çok “Maşa” ya da İrina…
Olga sanki sabahtan akşama kadar ders verdiği için başağrısı çeken, daha otuzuna varmadan gençliğinin eriyip gittiği hissi karşısında durmadan büyüyen hayal gücüne yaslanarak neşesini koruyan Çağlayan olmalı. Büyük Abla.
Güler ise adeta “Profesör olacağa benzeyen”, melankolikleşmeye yatkın, hayatın bir inanca sahip olmakla anlam kazanacağını düşünen, ayrıca ailenin selameti konusunda teyakkuz hali içinde görünen, incelikten yoksun davranışlarda bulunan insanlar karşısında kolaylıkla üzüntüye kapılan ortanca; Maşa.
Fatma’ya ister istemez ablaları tarafından çocuk gözüyle bakılmanın sıkıntılarını yaşayan İrina olmak kalıyor. “Alın teri dökerek çalışmanın ne olduğunu bilmediğimiz için neşelenemiyor, hayatı karanlık görüyoruz.” İrina hayatın anlamını sanki Tolstoy’un kahramanı Levin’in cümleleriyle açıklıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.