Salı , Haziran 28 2016
Anasayfa / Manşet / Cuma namazı
Cuma namazı

Cuma namazı

Murat Belge | TÜRKİYE’NİN HALLERİ

 

Cuma namazı” konusu da bir “sorun” olma yoluna girdi. Onu başkaları da izleyecektir.

Bunun temeli “evrenin yaratıldığı hafta” inancına uzanır. Bunun yer aldığı ilk metin Tevrat, onun başı, “Tekvin” bölümü. Allah’ın yedinci günde dinlenmesi. Yahudiler bu “yedinci” günün (“Şabat”, bu da “yedinci” demek) Cumartesi olmasında karar kılmışlar. Öteden beri sofu Yahudiler tarafından büyük bir disiplin içinde uygulanır. Elektrik düğmesini çevirmek bile günahtır.

Dünyevi iş yapmayınca, bu günü ibadete ayırmak akla yakın bir yol.

Arkadan Hıristiyanlık geliyor. Dört İncil’den biri, Yuhanna’nınki, zaten bu yaratma eyleminin İsa’ya göre yorumu. Rab, “Işık olsun” dediği zaman, o “Işık” kendisi, yani Kutsal Üçlü’nün “Oğul”u, yani İsa oluyor.

Hıristiyanlık Aziz Paul’un çabasıyla Musevilik’ten koptu. “Biz farklıyız” demek için somut fark gerek. İşte, gerekli farklardan biri, Hıristiyanlar’a göre Allah’ın dinlendiği yedinci gün artık Cumartesi değil, Pazar olması.

Aynı bölgenin üçüncü monoteistik dini İslâmiyet oluşurken bu örüntü tekrarlanıyor ve bu sefer ibadete daha çok zaman ayıran “tatil” günü Cuma oluyor.

Sorun yok: biri orada, öbürü ötede; biri o gün, öbürü öteki gün. Zaten aralarında ilişki ha var, ha yok.

Ama bugün “globalizasyon” dediğimiz olayın ilk adımları bayağı erken zamanlarda atılmaya başlamış. Dünya çeşitli bakımlardan küçüklerken Hıristiyan Batı da kendi hegemonyasını gitgide artırıyor. “İlle Pazar gününü kabul ettirelim” diye bir derdi yok kimsenin, ama doğal olarak, onların âdetleri belirleyici oluyor. Ama zamanla, bu durum başkalarına batmaya başlayacak: “Niye onun tatil/ ibadet günü dünyada geçerli de benimki değil?

Müslümanlar bir dünya imparatorluğu kursalardı, bugünün dünyasında Pazar gününün statüsü Cuma gününde olacaktı. Yani şimdi bir yanda bir “dünya düzeni” var; bir yanda da İslâm’ın farklı inançları.

Mümin bir Müslüman “Ben Cuma namazına gitmek istiyorum” deme hakkına sahip. Peki, buna göre yasaları değiştirip “Hafta tatili Cuma günüdür” deyip Pazar’ı da “çalışma günü” ilan edelim mi? Dünyada çok sayıda Müslüman toplum var, ama böyle bir şey yapan bildiğim kadar yok. Çünkü bunu yapınca dünyadan dışlanır.

Türkiye’de bu olay ayrıca bir “iç politika” sorunu. Çünkü gerçekten adım adım İslâmî hayat tarzını bütün topluma empoze etme siyaseti uygulayan bir iktidar sözkonusu. Bu, birilerinin temelsiz korkusu filan değil; gerçekten böyle. Ama “böyle” olduğunu söylemekle nereye varıyoruz? Gene İslâm’a göre, “laiklik” diye bir şey olamaz. Siyasetle din iç içedir. İç içe olmalıdır.

Şimdiye kadar bu toplumda halka “Müslüman olun. Dindar olun. Ama İslâm’ın ne olduğunu benden öğrenin” diyen bir zihniyet egemendi. Şimdi, “İslâm onların anlattığı şey değildir. İslâm budur” diyen bir zihniyet iktidarda. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durum da, özetle bu.

İsteyenlerin “Cuma namazı”na gidebilmelerine imkân vermek üzere mevzuatı değiştirmeye hazırlanan hükümet, bunu açıklarken, işlerin aksamaması için de tedbir alınacağını vurgulamaktan geri kalmıyor. Bunu yapabilirler mi, nasıl yaparlar, onların bileceği iş. Ama böyle pratik sorunların olduğunun elbette farkındalar. İbadet, Cuma iyi de, “işler” diye bir şey var.

Böyle konuları (“sorunları”) nasıl bir ortamda konuşuyor, karara bağlıyoruz? Asıl önemli olan bu, asıl “sorun” olan da bu. Çünkü mantığımıza egemen olan şey “dayatma”. “Bunu yapmak doğru mu?” diye düşünmüyoruz; “Bunu dayatacak gücüm var mı?” diye düşünüyoruz. Varsa, dayatıyoruz. En genel tavır bu.

Sözgelişi, isteyenlerin namaza gidebilmesine cevaz veren yeni bir düzenleme yapılırsa, kısa zaman sonra, namaza gidenlerin gitmeyenlerin çetelesini tuttuğu bir aşamaya da gelebiliriz. Normalde öğle yemeği veren kurumların Ramazan’da oruç tutmayan var mı diye sormadan mutfağını kapatması gibi. Bu gibi davranışların “yukarıdan” desteklendiğine dair sinyal aldıkça böyle gayretkeşlik alır başını gider.