Geçtiğimiz salı günü yazdığım yazıda futbolun “çocuk işçi”lerinin omuzlarına bindirilen başarı baskısından bahsetmiş ve alt yaş gruplarında tahakküm kuran rekabetçi futbolun yetenekleri daha A takıma gelmeden öldürdüğünden bahsetmiştim.
Hem futbolda hem de diğer spor dallarında, özellikle takım sporlarında bu baskı fazlasıyla var. Öyle ki bırakın altyapı liglerini, okullararası turnuvalar bile büyük bir gerginlikle oynanıyor, karakolda bitenler oluyor. İlköğretim okulları arasında düzenlenen ve birinciye kayda değer bir ödül verilmeyen, yurtdışına bile karma takım götüren Danone Kupası’nda bile müdürlerden hocalara, velilerden okul görevlilerine herkesin nasıl çığırından çıkabileceğini gözlerimle gördüm, ki bu organizasyon Türkiye’de bu duruma karşı en hassas organizasyon. Demek ki bir de rekabet olsa, bu kadar çaba gösterilmese işin içine girmedik kalmayacak. 12 yaşında çocuklar oynuyor alt tarafı, öyle düşünün.
Bu durum tabii ki spora özgü değil. Genel olarak çocuk ezmekten hoşlanıyoruz. Bütün eğitim sistemimiz çocukları ezmek ve kişiliksizleştirmek üzerine kurulu. “Akıllı” ve “uslu”yu birbirinin eş anlamlısı gibi kullanıyoruz, çocukların keşfetme çağlarında put gibi durmaları onları bizim nezdimizde “akıllı” yapıyor. Biraz hareketli çocuklar için kullandığımız “yaramaz” tabirini hiç doğrudan kelime anlamıyla düşündünüz mü? Bence düşünmek lazım, çünkü bir sürü çocuğa “bu yaramaz” diyoruz, sırf normlara uymadıkları için. Kafamızdaki çarpık şablonlara uymayan çocukları ezip büzüp, bir sürü pısırığı salıyoruz ortalığa. Sesi çıkmayan vatandaş, “makbul vatandaş” oluyor.
Ama konu spora gelince; kendine güvenen, her yükü omuzlayabilen, her baskıyı kaldırabilen üstün yaratıklar peşinde koşuyoruz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.