Tarih çoğunlukla yalnızca kazananları yazar. Ama anlatılan hikâye aslında kaybedenlerin hikâyesidir. Çünkü insan beyni kaybettiklerini ya da en azından kaybetme hissini asla unutmaz. İnsanın yaşama tutkuyla sarılması bile aslında onu kaybetmekten korkmasındandır. Futbola olan tutkumuz, acaba gerçekten ve tamamen zaferlerin tadından mı, yoksa midemize yumruk gibi inen yenilgileri unutamadığımızdan mı?
“Bilmem kaçıncı dakikada, üstelik Zidane oyundan çıkıyor. İnsanlar Ribery’yi bekliyor, başkalarını bekliyor, senin dışında başka birini bekliyor, kim olursa olsun. Sen oyuna giriyorsun, insanlar ıslıklıyor. İşin garip yanı, stadyumda beni ıslıklayan insanlar tanısam çok seveceğimi bildiğim insanlar. Mahallelerinde sıradan hayatlar yaşayan, olağanüstü yetenekleri olmayan insanlar. Ben sahada onları savunuyorum. Politik olarak, sosyal olarak, ne derseniz deyin, ben onları savunuyorum. Belki bir paradoks ama beni ıslıklamaları onları savunmamı engellemiyor.”
Yıllar sonra bir gün İstanbul’da oynanan efsane Milan-Liverpool finalini izleyenlerin kenarda otururken görüp “kimdi yahu bu herif” diye soracakları ve ismini bir türlü doğru düzgün hatırlayamayacakları adam Vikash Dhorasoo. O günkü üzüntüsü bile anonim, Maldini’nin, Kaka’nın, Shevchenko’nun ağlayan yüzlerinin arkasında bir yerde, buğulu beyaz bir fonda bir uğultu sadece. Yine Almanya’daki Dünya Kupası’nda final maçının figürasyonundan yine Vikash sorumlu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.