İki hafta önce FIFA ve Dünya Kupası oylaması konusuna bir virgül koyarken, kapitalizmin “piyasanın görünmez eliyle düzenlenen” bir yapı olmaktan çok öte olduğunu, düzenin içindeki egemen aktörlerin çıkar örgüsü üzerinden şekillendiğini söylemiştim. Serbest piyasa sıklıkla iddia edildiği gibi basit bir arz-talep düzeneği üzerinden nadiren işler. Devletlerin, çokuluslu şirketlerin, egemen sınıfın kendi aralarındaki çıkar ilişkileri, serbest piyasa içindeki dengenin –şüphesiz buna denge denebilirse- daimi belirleyicileridir.
Konu futbol olduğunda, serbest piyasanın sağlıklı ve adil bir arz-talep düzeni olduğu ve başarılı olmanın genelgeçer kriterleri olduğu fikri, endüstri futbolu savunucuları tarafından sıklıkla karşımıza çıkarılır. Ülkemizde de örneklerine rastlayabileceğimiz futbol kapitalistlerinin yazdığı tuğla kalınlığında “futbol ekonomisi” kitaplarında aynı amentünün binlerce kez tekrarlandığını görmek mümkündür. Kapitalizmin başat yalanı “işini doğru yapan her zaman kazançlı çıkar” –ki bunun arkasındaki felsefeyi spor üzerinden tartışmak da ayrı bir yazı konusudur-, sporda, özellikle futbolda banallik derecesinde yaygındır. Sporu siyaset aktörleriyle, devletle, şirketlerle olan karmaşık ilişkilerden soyutlayıp verimlilik, kârlılık, planlama gibi unsurları doğruluğu tartışılmaz bir reçete olarak sunmak, yalnızca nafile değil, aynı zamanda kötü niyetli bir çabayı da gündeme getirir. Çünkü sporda serbest piyasanın tahakkümü arttıkça başarıların da küçük bir elitin tekeline girmesi, kapitalizmin limonata satarak başlayıp zengin olan çocuk masalına oldukça ters düşmektedir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.