Aslında geçen hafta FIFA ve benzeri spor yönetim mekanizmalarının ezeli-ebedi çürümüşlüğünün sınıfsal temellerinden bahsetmeye söz vermiştim. Ancak, ülkemizin gündemi iki dakika rahat durmadığı için bu konuyu bir hafta ötelemeye karar verdim.
Beşiktaş-Bursaspor maçı öncesi çıkan olaylar, memleketin futbol kamuoyunda tam beklendik ve bildik şekilde yer buldu. Bir tarafta kan kokusu almışlığın dizginlenemez vampirik iştahıyla kanlı fotoğraflar sağa sola servis edildi, ekranlarda dakikalarca döndürüldü, dev poster tadında sayfalara basıldı, “resimleri için tıklayınız” pornografisine alet edildi. Diğer tarafta bunları yapanlar sanki kandan beslenen kendileri değilmişçesine timsahî göz dolmuşluğu eşliğinde asayiş bekçiliğine soyundu ve sporda şiddetin nasıl önleneceğine dair naftalin kokulu reçeteler sundular. İlk yapılanı cezalandıracak bir metafizik kuvvetin olduğunu umuyor, ikincisinden bahsetmek istiyorum.
Bugün futbol sahalarında ve etrafında yaşanan şiddet, klasik olarak bağlamından soyutlanarak bir asayiş problemi olarak ele alınıyor. Sanki futbol maçlarında olayları uzaydan gelen ve bu ülkede doğup yetişmemiş insanlar çıkarıyormuş gibi, sorunun kaynağı futbolun, futbol taraftarlarının yamacında aranıyor. Durum böyle olunca ortaya konulan çözüm önerileri de aynı sığlıkta olabiliyor. Bu hafta spor basınının beylik isimlerinden, yine aynı bildik önerileri dinledik. Yeni yasa çıksınmış, polisiye önlemler alınsınmış, bakın İngiltere’de böyle miymiş? Zaten malumunuz, bu konudan bahsederken İngiltere’yi örnek vermek zorunlu, konuşanın İngiltere’deki durumdan zerre haberinin olmaması hiç önemli değil. Cümlenin “Bakın İngiltere’de izliyoruz” diye başlaması her türlü avallığı görüş statüsüne yükseltiyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.