Senenin gayet şahsiyetsiz ilk günü yazı yazmaktan daha kötü tek bir şey olduğunu düşünüyorum şu anda.
O da yeni senin ilk “gerçek” gününü idrak eden insan türünün okuyacağı yazıyı yazmak.
Ve ben maalesef her ikisini de kapsayan bir iş yapmaya debelenmekteyim.
İzah edeyim...
Yılbaşının ertesi günü neticede tatildir, şudur budur.
Bilhassa hayata karşı yatay duruş şekli benimsenirse bir şekilde atlatılır.
Oon, dokuz, sekiz... diye başlayan manasız geri sayım, senenin ilk gününde de takılmış plak misali biir, biir, biir... şeklinde sürer aslında.
Yılbaşı gecesinin, “İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri” haletiruhiyesi, tıpkı içilen içkiler gibi damarlarda halen dolanmaktadır.
Senenin ilk “gerçek” günü ise devrisi gün, yani şu an bu gazeteyi elinizde tuttuğunuz gündür.
Hele bir de şimdiki gibi uyuz pazartesiye denk geldiyse, ahalinin içten içe attığı “sıfııır!” çığlığıyla yankılanır ortalık.
Keşke çekirdek çitler gibi bir ton “yeni karar” almasaydınız değil mi?
Sigara bırakılacak, diyet ve spor yapılacak, şu ülkelere gidilecek, şu kitaplar okunacak, kendine daha çok zaman ayrılacak ve elbette kimsenin sizi üzmesine izin verilmeyecek...
Tabii bir de, bi zahmet işe gidilecek.
Oldu, görürsem söylerim (2012’yi)...
Bunların çoğunun, hadi delikanlı olayım iki satır, hiçbirinin olmayacağını senenin ilk günü hafiften hissetmeye başlarsın ama asıl kafaya dank ettiği gün ikinci gündür.
Yazının devamını okumak için tıklayın.