Geçen gün bir üniversitede çocuklara yönelik düzenlenen bir kamp programının resim sergisini gezdim. Yaşları beş ile on iki arasında değişen çocukların yaptıkları resimleri birbirinden çirkindi.
Çocukluk; insan ömrünün en heyecanlı, en enerjik, hayal gücü en yüksek olması gereken biyolojik evresiyken, bu çocuklar bu kadar kötü resimler çizmeyi nasıl başarıyorlar, aklım almadı. Bir kere bütün resimlerde bina var. İyimser olmak gerekirse çocuklar daha bu yaşta Maslow’un ihtiyaç sıralamasını tutturmuşlar. Barınma ihtiyacına resimlerinde müstesna bir yer ayırmışlar. Hayır, son zamanlarda konut üreten müteahhitler çok kazanıyor, ondan mı bu konut düşkünlüğü diye düşündüm ancak bu resimlerin benim çocukluğumda da böyle çizildiğini hatırladım. Taze dimağlardaki bu ev düşkünlüğünü “Orta Asya’dan göçtük”, “Osmanlı çadırlarda kuruldu” gibi ev hasreti oluşturacak iğdiş eden tarih bilgilerinin de payı büyük olmalı.
Resimlerde tabii sadece çatılı binalar yok. Haliyle insan da var. Ayrık duran bacaklarının arasından neredeyse kamyon geçecek kadınlar. Dikdörtgen gövdeli erkekler ve korkuluktan hallice çocuklar. Ve mutlaka yol.
Resimdeki her nesne reel. Her renk gerçeğine uyun.
Peki! Hayal gücünde fırtınalar kopan bir çocuğa her daim ev, yeşil ağaç, mavi gökyüzü çizdiren nedir? Gerçekliğe bu övgünün kaynağı nedir?
Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de aynıdır diye pek hikmetli bir söz söylemiş atalarımız.
Yazının devamını okumak için tıklayın.