İstanbul’u özlemişim. Geçen hafta yazımı okuyan sevgili okuyucularım biliyorlardır. Tatil amacıyla torunumun yanına, Amerika’nın Los Angeles kentine gitmiştim. Klasik Türk insanı duygularıyla yurda döndüm. Bizim memleketimiz gibisi yok.
Dünyanın öbür ucunda olmanın gurbet duygusuyla yarım asırlık prensiplerimi askıya aldım, insan içine çıktım. Amerika’da olduğumu öğrenen genç hayranlarımın ricalarını kıramayıp Northridge California Devlet Üniversitesi’nde gerçekleşen söyleşide konuşmacı oldum ve sorularını yanıtladım. Bu hafta da bu söyleşide sorulan soruların bir kaçını sizlerle paylaşıyorum.
Olimpiyatlarda neden döküldük?
Soru: Sivilay Abla, buradan yirmi dakika uzaklıkta bulunan UCLA (California Eyaletinin en önemli üniversitelerinden biri) Pekin Olimpiyatları’nda şimdiye kadar on dört madalya kazandı. Olimpiyatlarda dökülen Türkiye’nin, bir üniversitenin yarısı kadar bile başarılı sporcu yetiştiremediği anlaşılıyor. Size göre bu sorunun kaynağı nedir? (Erdem Su – Teksas)
Cevap: Sevgili Erdem, devletimiz spor dallarını ikiye ayırmaktadır. Ata sporlarımız ve diğerleri. Ata sporlarımız diye baş tacı edilen sporlar, evrimleşme sürecimiz başlamadan önce de kullandığımız kaslarımıza dayanarak yapılan sporlardır. Bu nedenle, dünyanın en kalabalık memur kadrosuna sahip spor teşkilatı olan Türkiye Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ülkemizin her köşesinde güreşçiler, halterciler yetiştirmek için seferber olmuştur.
Güreşçilerimiz rakiplerini her kündeye getirdiklerinde bir altın, kazandıkları her maç için de bir daire ile ödüllendirilirler. Üst üste şampiyon olanlar ise milletvekili yapılmaktadır. Şartlar böyle olunca aklı başında hiç bir insan evladı, maraton koşucusu ya da yüksek atlamacı olmak istememektedir.
Ayıp olmasın diye Çin’den tenisçi, Etiyopya’dan koşucu, Romanya’dan uzun atlamacı olarak ithal edilip isimleri Türkleştirilerek kamufle edilmeye çalışılan sporcular da yaramıza merhem olmuyor.
Sizin anlayacağınız; milliyetçilik bir alanda daha ayağımıza dolanmaya devam ediyor.
‘Müslüman çocuğu Obama’ kazanacak mı?
Soru: Sevgili Sivilay Abla, bugüne kadar en beyaz Amerikalılar’ın yarışmasına izin verilen Başkanlık seçimlerine ilk kez bir siyah aday katılıyor. Demokratların Başkan adayı olan Kenya kökenli Barack Obama seçimi kazanmaya da çok yakın.
Obama’nın önünü kesmek isteyen Cumhuriyetçilerin ‘Müslüman çocuğu Obama’ isimli kitaplar yazmalarını nasıl açıklıyorsunuz? (Sevda Ayhan – San Francisco)
Cevap: Sevda kızım, Cumhuriyetçiler bizim ulusalcılarla konuşmuş olmalı. Aynen burada, Amerika’da olduğu gibi, Türkiye’deki seçimlerden önce de ‘Musa’nın Çocukları’ ya da ‘Musa’nın Gülü’ gibi kitaplar yayımlamışlardı. Aslında Anti-semitik olmaktan çok uzak olan pek çok insanımız da bu kitapları bir ibadet teslimiyeti içinde satın almıştı, hatta yanılmıyorsam almaya devam ediyor.
Neticede seçimler oldu ve Musa’nın çocuğu Başbakan, gülü de Cumhurbaşkanı oldu. Tahminime göre Amerika’da da bembeyazlar ne kadar çabalarsa çabalasın sonuçta halkın dediği olacak ve siyah Obama kazanacak.
Ancak asıl soruyu o zaman sormalıyız. Başkan seçilen siyah Obama, siyah kalabilecek mi?
Oksimoron muyuz?
Soru: Sivilay Abla, ben Genç Siviller üyesiyim. Siz burada olduğunuz için Türkiye’de olan biteni tam takip edemiyor olabilirsiniz. Milliyet yazarı Ece Temelkuran, benim de üyesi olduğum Genç Siviller için oksimoron dedi. Sizce biz oksimoron muyuz? (Yasemin Er – Los Angeles)
Cevap: Yaseminciğim, solculuğu Grease Müzikali’nde hula hup çeviren kızların neşesinde yaşayan meslektaşımın sizi ‘çelişkili’ bulmasına öncelikle şaşırmadığımı belirtmek isterim.
Genç Siviller’i yakından takip ediyorum. Gördüğüm kadarıyla önünüze çıkan her yeni bilgiyi kokluyor, her sese kulak veriyor, her olaya dokunuyorsunuz. Vicdanınız, kabullerinizin önünde gidiyor. Öğrenme sürecinizi tamamlamak niyetinde değilsiniz. Değişmeye karşı komplekssizsiniz.
Sabit ve korunaklı köşelerden bakanlar bu hareketliliği çelişki olarak algılayabilirler. Siz doğruyu aramaktan vazgeçmeyin.