Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasını dinlemek üzere Harp Akademileri’nde toplanan gazetecileri görünce 28 Şubat süreci depreşti zihnimde.
Medyadan bu kadar yoğun katılımı pek de hayra alâmet görmeyenlerdenim.
Genelkurmay’dan brifing almaya meraklı olmak, belki gazetecilik açısından bir imtiyazdır, bilemiyorum. Bunları günlük haline getirip ilerde kitap olarak değerlendirmek isteyenler için bulunmaz bir fırsat olabilir.
Benim ilgimi çekmemesi, ya da ürküntü duymam, kendimle ilgili.
Fakat ne yazık ki, orada sarfedilen sözlere karşı birkaç şey söylemeden geçebilmek de kolay değil. Askerin söylediklerinin mutlaka insanı kışkırtan bir yanı oluyor.
Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasına baktığımda, (Türkiye halkı gibi değerlendirmeler bir yana) 28 Şubat’tan tek farkının “topyekûn savaş”tan çıkıp hedef küçültmek olduğunu gördüm.
“Türkiye halkı”nı oluşturan muhafazakâr, mütedeyyin insanları bütün olarak düşman ilan etmek yerine, onları bir yana ayırarak, “Fethullah Hoca’yı ver, kurtul” konseptine oturmuş bir içerik vardı.
Başbuğ’un bilhassa Avrupa Birliği hususunda tek kelime etmeyip Obama’dan referanslar göstermesini, askerin Amerika’yı kazanma çabası olarak algıladım. Obama ülkemize geldiğinde Yılmaz Özdil’in o günkü yazısında ifade ettiği gibi, “takunyalıları Anıtkabir’dekine tercih ettiniz” türünden bir serzenişti bu. Yani bir tür “beni al, onu alma” yaklaşımı.
Bağımsızlıktan, ulusalcılıktan söz edenlerin en çok Amerika üzerinden politika üretmesi, bu ülkenin makûs talihi olsa gerek. Kendi aramızda oturup bu ülke için iyi şeyler yapmak konusunda bir mutabakat sağlamak mümkün görülmüyor sanki.
Yazının devamını okumak için tıklayın.