Gittikçe tuhaflaştığımızın farkında mısınız?
Başkalarının ölülerine ağıtlar yakıyoruz.
Evimizde ölülerimiz var!
Avazımız çıktığı kadar yükselttiğimiz seslerimizle “biz çocuklara gözyaşı döktürtmeyiz” diyoruz. Ağlamaktan yorgun düşmüş çocuklar dizimizin etrafını sarmışlar.
Hayatında bir adam öldüren katillere (M. Ali Ağca, Ogün Samast) hayatları zindan olsun diyoruz, ama medya, siyaset, ordu.. kendi içindeki seri katillerinden temizlenemiyor. Kararttıkları hayatlara inat dünya cennetinde ömürlerine ömür katarak yaşıyorlar.
Kendi insanlarımızın kıymetsizliği üzerine kafa yoranınız var mı? Vardır elbette.
Bilmiyorum.
Sorduğum sorulara net olarak cevap veremeyişim beni kaosa sürüklüyor.
Mantığım bulanıyor. Hangi ölü daha kıymetli? Dershane parasını ödeyemeyen annesinin cezaevine düşmesinden kendini sorumlu tutarak intihar eden delikanlı mı, İsrail askerinin silahından çıkmış bir kurşunla ölen çocuk mu daha çok gözyaşı dökülmesini hak ediyor?
Demokratik açılım tam gaz devam ederken, “taş atan” çocukların bizim polisin copuyla dayak yemesi mi daha trajik yoksa başka ülkelerdeki çocukların durumu mu daha acınası? Sorular çoğaltılabilir, nasılsa cevaplar konusunda kafamız net değil!
Pazar günkü gazetelerde gördük hep birlikte, dershane parasını ödeyemeyen annesinin hapse girmesine kendisinin sebep olduğunu düşünen Semih’in intihar haberini.
Bu vesileyle, uzun zamandır düşünüp de TSK, Ergenekon, anayasa derken ıskaladığımız ve günden güne kangren haline gelen “dershane sorunu”na girmek istiyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.