Hafta sonu iki gün Ankara’da CHP Kurultayı’ndaydım. Kargaşayı gördüm, kendilerinden olmayan medyaya tahammülsüzlüklerini gördüm, sevinçten ayakkabılarını çıkartıp masa üzerinde alkış tutan “duayen!” gazetecileri gördüm... Bütün bu olanları fotoğraflama ya da yazma becerisi olmayan ve bu şekilde bir nevi onlara kıyak çeken “yandaş medyayı” da gördüm...
Basın kapısından girip boyunlarında basın kartı taşıyan, partiye üye gazetecileri, MYK’ya seçildikleri halde basın kartlarını hâlâ boyunlarından indirmeyenini gördüm, “yayıncı kimliğimizle buradayız” diyenini işittim...
Kendilerine örnek olarak “ama ama Ayşe Böhürler de MYK üyesi ve gazetede yazıyor” diyerek, kalemlerini ve programlarını devam ettireceklerine dair gerekçelerini dinledim...
Kemal Kılıçdaroğlu’yu “Başörtülü kız bak buraya” deyince şaşkınlıkla bana sesleniyor sanıp “Bakıyorum buradayım” diye dikkatle dinlemeye başlayınca, “Sendikanı, sigortanı yapacağız, mağduriyetine son vereceğiz” deyince, “lahavle” çektiğim halde sigortamın attığını hissettim...
Tribünde Gürsel Tekin’i gördüm. Bin bir zorlukla yanına çıkmak isteyişimde “elinden tutabilir miyiz” hassasiyetine çıldırıp, az önce “hacı teyze.. aha o kadınn gene burada..” diyenler kimler acaba şaşkınlığını yaşadım...
Dayanamayıp “ben misafirim, bana iyi davranın, asıl kendinizi bana anlatın” serzenişlerime karşılık yaka kartımın çekiştirilmesinin şaşkınlığıyla acayip korktuğumu hissettim...
Gürsel Tekin’in “iki medya kuruluşunu sevmiyorum, medyadan da saymıyorum, ciddiye almıyorum” deyişine acı acı gülümseyerek “galiba birisinden gidiyorum, diğerine başlıyorum” deyip, hallerine mi acıdım, umutsuzluğa mı düştüm bilemedim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.