Çorbadan dönenin kaşığı kırılsın deyip az daha şu “CHP’den milletvekilliği” işine kendimi cidden(!) kaptırıp gidecektim. (Kılıçdaroğlu’nun kulakları çınlasın.)
İster dönek deyin, ister ulaşamadığı ciğere mundar diyor deyin, ne derseniz deyin ancak ben vekillik işinden vazgeçtim. Şöyle söyleyeyim de meramım daha net anlaşılsın: Ben böyle bir Meclis’e talip değilim. Bakanlık verseler, başörtümün renginden halı serseler yine de yokum arkadaş.
Tam da, gittiğim yerlerde “Buyurun sayın vekilim” tezahüratlarına boğulurken, Sevilay Yükselir’in “Sen bilmezsin CHP’lileri, tavanını da tabanını da en iyi ben bilirim, siyaset oyunlarına yabancısın, sana benim gibi bir sözcü, danışman lazım, kalkanın olurum, koruman olurum, sözcün olur, ciğerin olurum” gazlarıyla “aman ha bırakma şu işin peşini, sözkonusu vatansa gerisi teferruattır, şu ayıbı biz temizleyelim, sistemle sorunu olmayan, Cumhuriyet’in temsilcisi CHP’ye çözdürelim şu başörtüsü ayıbını!” diyerek günlük andımızı tamamlayıp, bana daha şimdiden “aman vekilim, canım bakanım” iltifatlarıyla gönlümü hoş ettiği bir sırada vazgeçtim hem de bu sevdadan... Diyorum ya, ister dönek deyin ister cesaretsiz, hiç umurumda değil.
Baksanıza Meclis’in içler acısı durumuna. Devletin çeşitli şekillere bürünmüş “zalım” halleri henüz adil bir düzene evrilememişken bir de TBMM’deki bu zulme dayanamam!
İki “öteki” arkadaş olarak bazen bir mekânda buluşmak istediğimizde o gazeteci arkadaşım “yahu orası çok güzel de kafayı bulmadan çekilecek bir yer değil” der.
Yazının devamını okumak için tıklayın.