Elimize bir ip almışız, çekiştirip duruyoruz. Artık neredeyse kopma noktasına gelmiş ama biz hâlâ “diyalog, empati” deyip duruyoruz. Büyük bir yanılgının içindeyiz ancak farkında da değiliz. Asıl konuşulması gerekenleri ıskalıyoruz gibi geliyor.
Şimdi birileri çıkıp bayram değil seyran değil nereden çıktı bu yazı diyebilirler. Memleket kafes, balyoz, emasya, sivil diktatörlük, kimler anayasa yapabilir konularıyla çalkanırken “sırası mı şimdi” itirazı yükseltebilirsiniz.
Ancak şu var ki, mevzular dillendirildiği ölçüde “yeri ve sırası”nı alırlar. Sonuçta hayat bütün hızıyla devam ediyor. Yurt içinde ve dışında binbir türlü gelişmeyle mücadele ederken, oturup sakin kafayla meseleleri konuşamıyoruz. Hep alevlendiği noktada, sorun haline geldiğinde beylik cümlelerle konuları geçiştirip duruyoruz.
Konuştuğumuz hangi konu olursa olsun, asıl cerahatli kısmını da patlatmak gerekiyor ki “samimiyet” çizgisine gelebilelim.
Hafta sonunu, Ankara’da Liberal Düşünce Topluluğu (LDT)’nin düzenlemiş olduğu
“Din Özgürlüğü, Çoğulculuk, Sünnilik ve İslam” başlıklı toplantıda geçirdim. Yazar ve akademisyenlerden oluşan yaklaşık 70 kişilik bir grupla konu enine boyuna tartışıldı.
Mustafa Erdoğan’ın
“Dindarların aynı referansları paylaştıkları kişileri değil, asıl aynı referansları paylaşmadıkları kişileri ikna etmeleri gerekiyor. Bunun için de yeni bir dil oluşturmaları gerekiyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.