Batı’da Ortadoğu çalışmalarına ilk başladığınız dönemde bir Müslüman olarak karşınıza çıkan ilk zorluk İslâm’ın kaynaklarına ilişkin ortaya atılan iddiaları nasıl karşılayacağınıza ilişkin içsel çelişkidir. Örneğin Kur’an’ın peygamberimize gelmeden önce Leventine denilen bölgede parça şiirler halinde okunduğuna ilişkin iddialar sarsıcıdır. Yine Huri kelimesinin kökenine ilişkin yapılan araştırmalar da sarsar sizi derinden. Bu tartışmalara odaklanmış giderken Müslüman perspektifinden bir karşı iddiaya tutunmak istersiniz; “İslâm daha önceki dinler bozulduğu için indirilmiş son dindir. Dolayısıyla daha önceki dinlere ilişkin metinlerin toplum içinde var olmasıyla ile Kur’an’daki metinlerin benzerlik göstermesi hiç şaşırtıcı değildir hatta bizzat İslâm’ın iddiasın destekler” tarzında sürüp giden bilimsel tartışmalarla bir noktaya varırsınız: Kaynağı ne olursa olsun din bir olgudur ve çoğu insanın ve toplumun yaşamında omurga fonksiyonu görür ve onları ayakta tutar.
Bunları Sevan Nişanyan’ın 21 eylül günkü “Sansür” başlıklı yazısına cevap için giriş olarak yazdım. Nişanyan, özetle konu din olunca sansüre maruz kalındığını söylemiş ama söyleyiş biçimi tahrik edici ve çok incitici.
Nişanyan’ın, yazısında, Sansür’e karşı çıkarken ölçüyü kaçırdığını düşünüyorum. Yukarıda girişini yaptığım her şeyin konuşulduğu akademik tartışmalarda bile Nişanyan’ın üslubuna rastlamadım ben. Batılı entelektüeller bırakın dini bir kenara, eleştirdikleri “şey”e karşı öncelikle saygılarını ifade ederek başlarlar daha sonra eleştirilerini sıralar ve bunun gerekçelerini açıklarlar. Eleştirdikleri konuyu veya kişiyi kendi adlarıyla anarlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.