PKK’nın son saldırılarıyla birlikte yeniden aynı tartışmaya döndük. Bir grubumuz ‘PKK’yı askerî olarak yenmek mümkün değil, geleceğiniz yer müzakere masası, dolayısıyla daha fazla can kaybı olmadan müzakere edin’ diyor. Diğer grup ise ‘PKK’ya anladığı dilden cevap verin. Sri Lanka modeliyle örgütü askerî yöntemleri kullanarak bitirin Kandil’e Türk bayrağı dikin’ diyor.
Temelde taban tabana zıt görünen bu iki tartışmanın kesiştiği nokta sonuç odaklı tartışmalar olması. Tartışmayı yürüten her iki kesim de sonuca odaklanıp, sonuçta biri barış getiriyor, biri ise zafer ilan ediyor. Bence bizim bütün tartışmalardaki temel yanılgımız da tartışmayı sonuç odaklı yapmak.
AB tartışmaları örneği ile ne demek istediğimi daha iyi anlatabilirim gibi. AB üyeliği tartışmasında –sonuç odaklı tartışmada– bir grup AB bizi almaz derken bir grup da AB’ye üye oluruz diye argüman geliştiriyordu. Oysa tartışmada “süreç” atlanıyordu. AB üyeliğinde en büyük kazanımın “süreç” olduğu, süreçte kazanılan veya kaybedilen şeyin sonuçtan daha önemli olabileceği unutuluyordu. Yani AB üyelik sürecinde bulunduğumuz dönem içerisinde biz devletimizi demokratikleştirir ekonomimizi geliştirirken kazançlı bir olacağız. Sonuçta AB bizi üye yapsa da yapmasa da.
Benzer bir tartışmanın PKK konusunda da yapılması gerektiğini düşünüyorum. PKK olayının sonucu nasıl olursa olsun, ister barış masasında uzlaşma, isterse de askerî operasyonlar olsun; bizim süreci nasıl yöneteceğimiz sorunu nasıl yönettiğimiz ile de doğrudan ilgili olacak. Yani diyelim devlet PKK ile savaşa karar verdi, eğer devlet bu savaş için tıpkı 90’lı yıllardaki gibi hukuk dışı yollara başvurur ve PKK’ya destek veren Kürtleri sindirmek için tüm bir toplumu terörize ederse, işte o savaş sürecinde kazanan PKK olur, devlet askerî zafer ilan etse de.
Yazının devamını okumak için tıklayın.