Türkiye, 1980’lerde gerçek manada tanıştığı uluslararası rekabette, gelişmeler sağlamakla birlikte, istediği ilerlemeyi sağlayamadı. Elbette ki bu sorumluluğu hükümet politikalarına yüklemek doğru yaklaşım olamaz. Basit fabrika üretim ilişkisine dayandırmak ise sorunu kavramamak anlamına geliyor.
1990’larla birlikte yabancı sermaye yatırımlarını çekmeye yönelik faiz-kur politikaları, ekonomiyi dirençsiz, krizler karşısında savunmasız bırakan etkiler oluşturdu. Önceden ifade edilip dillendirilmeyen ancak, son beş yıldır artık saklanılmayan işçilik maliyetleri üzerinden rekabet anlayışının da sonuna gelmiş bulunmaktayız. Avrupa Birliği’nin Çin’in yerine geçmesi olarak adlandırılan imalat politikaları artık dış ticareti taşıyamıyor. Otomotiv üretim üssü haline gelmesinde, işçilik maliyetlerinin düşüklüğü bunun en bariz göstergesidir.
Rekabeti tek başına üretim, ticaret veya ekonomik ilişkiler içinde değerlendirmek bizleri yanlış sonuçlara götürecektir. Dünyada rekabetçilikte başı çeken ülkelere bakıldığında sosyal ve kültürel demokrasiyi geliştirmiş, hukuk sistemlerini evrensel ilkelere dayandırmış olduklarını görmekteyiz. Rekabet demokratik yapının işleyen bir mekanizması haline getirilmiştir. Pazar büyüklüğü, işgücü niteliği, inovasyon, sağlık, eğitim, kullanılan teknoloji, hukuk, altyapı, kurumsal şeffaflıklar, yolsuzluklar vergi oranları, ve verimlilikler sayabileceğimiz birçok alan, rekabetçiliğin dinamikleri arasında.
Dünya Ekonomik Forumu 2010-2011 “Küresel Rekabetçilik Raporu”nu geçen ay yayınladı. Raporda çarpıcı tesbitler var. ABD’nin bu yıl ikincilikten dördüncülüğe gerilemesi sürpriz sayılmadı. İsveç, İsviçre ve Singapur’un ilk üç sırada yer alması ise beklenen bir gelişmeydi. Çin’in 30. sıradan 27’ye yükselmesi ayrıca izlenen konular arasında. Diğer ülkelerden Hindistan 51, Brezilya 58, Rusya 63, İran ise 69.
Yazının devamını okumak için tıklayın.