“Çalış çalış nereye kadar, biraz gezmek lazım” diyerek düştüm Ordu’nun yollarına. Bayram öncesi keyifli bir yazı kaleme alayım diyorum.
Ordu küçük ve şirin bir ilimiz. Nüfusu 700 binin biraz üzerinde. Karadeniz transit yolu, şehir merkezinden geçiyor. Bir tarafınız dağların yeşilliğine yaslanırken, öbür tarafınız denizin türlü renklerine çalan maviliğine dalıyor.
Şansım rast gidiyor, hava açık ve sıcak...
Arkadaşların söylediğine göre, daha bir hafta öncesine kadar gün boyu yağan yağmurlar varmış. Hoş hava yağışlı ve soğuk da olsa, kararlıyım bugün hiçbir şey tadımı bozamayacak.
Nedense Ordu’ya karşı hep içimde bir sıcaklık beslemişimdir. Bu sıcaklığın sebebi, varlıklarıyla hayatıma güzel şeyler katan üç dostumun Ordulu olmasıdır. Azmi ve Abdullah has Ordulu, Mikail ise sonradan medeni hali değiştikten sonra Ordulu olanlardan. Mikail, Ordululukta sonradan kulvara girse bile Azmi ve Abdullah’a fark atmış durumda. Sevgili dostum Mikail’in durumu, “Hani adama sormuşlar; memleket neresi? O’da cevap vermiş daha evlenmedim” diyenlerden anlayacağınız.
Gece süren yolculuk sırasında, otele varsam da kafayı yastığa bir koysam diye sızlanıp durdum. Zaten, son dönemde artan yolculuklar artık beni iyice sıktı. Gidilecek yer Ordu olmasa, çekilecek gibi değil. Sabanın erken saatlerinde Ordu’ya iniyorum. Atlıhan Otel’in yolunu tutuyorum. Yollarda kimsecikler yok. Yorgun bir beden için, temiz ve sıcak bir yataktan başka ne istenebilir ki?
Sabrımın kalan kısmını da kullanarak geceliği giyip, öylece yatağın içinde sızıyorum. Kalktığımda yolculuğun yorgunluğunun, üzerimden gittiğini hissediyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.