Son günlerde “hapisteki gazeteciler”, Paul Auster polemikleri çerçevesinde Türkiye’de ifade özgürlüğünün sınırları ve basın özgürlüğü gibi meselelerle ilgili bir tartışma yürümekte. Kimileri bu konulardan giderek hükümet karşıtı bir tutum alırken, hükümet de bu eleştirilere cevaben kendi yönetimleri süresinde Türkiye’nin geçmişiyle kıyaslandığında gerek ifade ve gerekse basın özgürlüğü konusunda çok ileri adımlar atmış olduğunu söylemekte. Doğrusu bu tartışmanın gerekli olduğu ortada ama tartışılan konunun arkasında bence değinilmeyen bir başka konu var.
Evet, Türkiye’de hapiste olan gazeteciler ve akademisyenler var. Bu bir sorun. Ama bu sorunun varlığından giderek Türkiye’nin ifade özgürlüğü olmayan otoriter bir ülke olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bence söyleyemeyiz!
En azından ortada bir yargılama süreci var ve suçlananların suçlu bulunmayıp serbest kalmaları da mümkün. Bu nedenle de Paul Auster’ın söylediklerinin abartılı ve yanlış bilgiler üzerinden söylenmiş sözler olduğu ileri sürülebilir.
Peki ama buradan giderek Paul Auster’ın eksik bilgiler üzerinden kasıtlı davrandığını –hatta Ergenekoncu olduğunu–, asıl meselesinin Türkiye’nin ifade ve basın özgürlüğü olmayan otoriter bir ülke olduğu imajını yaratmak olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bence bunu da söyleyemeyiz!
Çünkü bizdeki asıl mesele ifade ve basın özgürlüklerinin anayasal düzeyde olmasa da bu özgürlüklerin kullanılma araçlarındaki sınırlılıklar nedeniyle kısıtlanmış olmasıdır. O nedenle de Başbakan’a, Paul Auster’a kafa tutarken, hapisteki gazeteci ve akademisyenlerin gazeteci ve akademisyen olduklarından değil de teröre bulaştıklarından dolayı hapiste oldukları dayılanmasını yaparken bu gerçeği de hatırlatmak gerekir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.