Bu ülkenin “yaşanmış tarihi” ile “yazılmış tarihi” arasında çok büyük farklar olduğunu biliyoruz. Zaman geçtikçe “yaşanmış tarihin” yaşanmışlıkları gün yüzüne çıktıkça “yazılmış tarihin” harfleri dökülmeye, cümleleri anlamsızlaşmaya başlıyor. Geçtiğimiz günlerdeki “Dersim” tartışması böyle.
“Yaşanmış tarihle” “yazılmış tarih” arasındaki farkların giderilmesi işinin toplumsal bir hamle gibi yapılmasını istiyor insan ama maalesef bu süreç şimdilik yalnızca siyasi çekişmelerin yarattığı dinamik üzerinden yürüyor.
Yani insan, bu ülkenin siyasi elitinin daha iyi bir Türkiye için daha özgür ve daha demokratik bir Türkiye için bu temizlenme, arınma, karşılaşma sürecini başlatmasını istiyor, tıpkı bir tür seferberlik gibi, ama maalesef böyle bir adım bugün hiçbir siyasetçinin ve siyasetin gündeminde değil.
O nedenle de genel olarak siyasetçilerimizin çoğu Dersim tartışmalarıyla başlayan tartışma sürecini, bu satırların yazarının da çeşitli vesilelerle belirttiği gibi “yazılmamış tarihin” başka konularına da uzanmasını pek istemiyor. Örneğin bir 1915 Ermeni katliamını, Kürt isyanlarını, Varlık Vergisi olayını ya da 6-7 Eylül olaylarını, daha yakına geldikçe de Maraş, Sivas gibi katliamları ya da diğerlerini konuşmayı pek istemiyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.