Küreselleşme, firmalar arası rekabeti yeryüzüne yaydıkça, düşük vergi koyabilen ülkelerin firmaları daha rekabetçi olacağından ulus devlet hükümetlerinin vergi tabanlarını da daraltıyor. Vergi tabanları daraldıkça da ulus devlet içinde “sosyal devlet” iddiasının altı boşalıyor. Her ne kadar bu hikâye bu kadar kısa değilse de soğuk savaştan bu yana neden özellikle sol ve sosyal demokrat siyasetlerin seslerinin azaldığını yeterince açıklıyor. Tony Blair ve Schröder’in “3. yol” siyasetlerinin seslerinin aynı dönemde yükselmiş olmasına ise aldırmayın. Onların bu soruna gerçek bir cevap olmadıkları biliniyor.
Dolayısıyla Sovyetlerle birlikte “planlama” perspektifi dağılmış olan “sol”un tutunacak dalı “sosyal devlet” kavramı iken küreselleşmenin önlenemez gidişi onu da ufuktan siliyor. O zaman da “sol”da, “Peki ama şimdi ne” diye sormak kaçınılmaz oluyor. Her şeye rağmen sağduyulu olmak gerekliliği “piyasayı” hemen reddetmeyi önlerken, aynı zamanda “ama” diyerek “devleti” hatırlamak da para etmiyor. Yeterince vergi toplayamayan bir devletin “sosyal devlet” olması artık o kadar mümkün değil. Bunu herkes biliyor ve anlıyor.
Bu sıkışmışlığa bir cevabı olmayan bazılarının ise, “sosyal demokrat”ların ikide bir “piyasaya” vurgu yapmasına sinirlendikleri anlaşılıyor. “İşte gördünüz mü, yine piyasa dediler. Bunlar aslında liberal, solcu falan değiller” diye söyleniyorlar. Son olarak Hüseyin Ergün’le Neşe Düzel’in
Taraf’ta yaptığı mülakat da böyle bir tartışmaya yol açtı. Hüseyin Ergün’ün, sol ve darbelerle ilgili sözlerinin biraz çarpıtılmasında bir sakınca görmeyen bu kişiler bu görüşlerini, Ergün’ün “piyasa” konusundaki görüşlerine yedirerek kendilerine göre yeni bir eleştiri düzlemi yarattılar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.