Ulus-devletler büyük bir ilerlemenin nişanesi olarak benimsenip hayata geçirildiler. Modern insana uygun bir devlet yapısının bulunduğu, böylece ‘milletlerin’ özgürlük yolunun açıldığı savunuldu. Ayrıca ezelden ebede uzandığı söylenen bu ‘milletlerin’ de nihayet ulus-devlet sayesinde onları koruyup yaşatacak bir yapıya kavuştukları düşünüldü. Ancak ulus-devletlerin ne imparatorluklarla mukayesesi, ne de geleceğin toplumlarını taşıma gücü açısından irdelenmesi bir üstünlükleri olduğunu gösteriyor. Hatta ulus-devlet halinin epeyce bir yoksunluğa tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Analize girişmeden önce, sonunda varacağımız noktayı şimdiden söyleyelim: Aslında ‘milletlerin’ varlığına inanmak çağın ürettiği akla uygun bir ahmaklıktan ibaretti. Ulus-devletler ise bu yanılsamadan mustarip halkların ihtiva edildiği birer ‘ahmaklar evi’ oldular...
Bu cümlelerin bir tesbitten ziyade önyargıya benzediğini haklı olarak öne sürebilirsiniz. Doğrusu bu satırların sahibi olan bana bile öyle gözüküyorlar. Ama adım adım gidelim... İmparatorluklarla ulus-devletler arasında birçok fark bulunabilse de, bu devletlerin mensubu olan insanlar açısından en önemli fark sınırların gördüğü işlevdir. Çünkü diğer farklılıklar yönetimin ve rejimin zihniyetine ilişkin olup, her türlü zihniyeti her iki devlet biçiminde de görmek mümkün. Sınırlara gelirsek, imparatorluklarda devletin coğrafi sınırları muğlâk, geniş, geçirgen ve oynaktı. Oysa ulus-devletlerde sınırlar belirgin, dar, katı ve sabit hale geldiler. İmparatorluklarda sürekli değişim halinde olan, kendi içinde daralıp genişlediği gibi, ileri geri de hareket eden ve tam olarak ‘bilinmesi’ mümkün olmayan sınırlar vardı... Ulus-devletler bunları iyice daraltıp birer çizgiye indirgemekle kalmadı, olabildiğince sabitlediler ve değişmemesi için de insanların geçmesini engelleyen bir tarzda tahkim ettiler.
Yazının devamını okumak için tıklayın.