Geçen yazıda imparatorluklardan ulusdevletlere geçişin kişiler açısından bir özgürlük kaybı olduğu, ayrıca ulusdevletlerde güvenlik ihtiyacının da imparatorluklara kıyasla arttığı tesbiti yapılmıştı. Diğer bir deyişle ulus-devletlerin vatandaşları eski düzene oranla hem daha dar bir özgürlük alanına sahip olmuşlar, hem de kendilerini daha tehlikede bulmuşlardı. Diğer taraftan ulus-devletlerin kurulması hemen her yerde coşkuyla karşılanmış, bir ‘ilerleme’ olarak algılanmıştı. Bu durum açıklanmaya muhtaç gözüküyor... Acaba atfedilen ‘ilerlemenin’ kaynağı neydi? Özgürlük kaybının ve artan güvensizliğin karşılığında ne kazanılmıştı?
Milli söylemler bunun yanıtını veriyor... Görünen o ki kazanılmış olan şey kendini yönetme hakkı, yani kendi kaderimize sahip çıkma irademizin tescil edilmesiydi. Ulusdevletler ‘milletleri’ başka ‘milletlerin’ sultası altında yaşamaktan kurtarıyor ve onların kendilerini yönetmesine imkân tanıyordu. Ancak bu denkleme asıl tersten yaklaşmak gerekiyor. Çünkü herhangi bir toplumun kendisini yönetmesini sağlayan unsur demokrasidir. Bu rejim sayesinde farklı görüşler birbirini ‘duyabilir’ ve aralarında ittifaklar veya uzlaşmalar oluşabilir. Yine ancak bu rejim sayesinde söz konusu görüşlerin sahiplerine, çoğunluğu oluşturdukları oranda yönetme hakkı verilir, ama aynı anda da azınlıktakilerin muhtemel yönetme hakları koruma altına alınır. Öte yandan demokrasinin işleyebilmesi için önce o toplumdaki kişilerin birbirlerini eşit olarak algılamaları gerektiği ve yönetme hakkının bu eşitlik zemininde meşruiyet kazandığı ileri sürülebilir. Bunun anlamı demokrasinin işleyebilmesi için bir tür ‘cumhuriyet’ olunması gerektiğidir.
İşin kuramsal yanını, yani demokrasi ile cumhuriyet arasındaki ilişkinin yönünü bir kenara bırakarak şu önermeyi gönül rahatlığıyla yapabiliriz: Toplumların kendilerini yönetebilmeleri ve kaderlerine sahip çıkmaları için demokrasiye ve bir tür cumhuriyete ihtiyaç bulunmakta.
Yazının devamını okumak için tıklayın.