Nihayet gazetemiz de Fuat Keyman ile tanışmış oldu. Kendisinin ‘Sol, demokratlık ve demokratikleşme’ adlı makalesinde iki temel tespit var: “Türkiye giderek ivme kazanan, toplumsal yaşamda yaygınlaşan ve derinleşen bir değişim ve dönüşüm süreci yaşıyor” ve “bu değişim ve dönüşüm yerel, bölgesel ve küresel boyutlarda ortaya çıkıyor ve yaşanıyor.” Herhangi bir gözlemcinin hiç risk almadan yapabileceği türden bu önermelerin ne yazık ki açılımı yok... Yani ‘nasıl’ bir değişim ve dönüşüm olduğu söylenmiyor, toplumu anlamaya yönelik hiçbir ipucu elde edemiyoruz ve karmaşık bir yapı içinde olduğumuzu kabullenmekle yetinmemiz gerekiyor.
Ancak toplumsal değişimi genellenmiş bir halin içine oturtmaya çalışan bu yaklaşımın akademik açıdan da sorunlu olduğu açık. Değişimi bizatihi aktörleştirerek ve karmaşıklığını bahane ederek siyaset üretmeye çalışmak boş bir hayal olmakla kalmıyor, bu hayalin peşinden gidenler de dışlarındaki gerçekliği anlamakta zorlanıyorlar...
Gerçeklikle bağın bir genelleme üzerinden yapılması, bu yaklaşımın normatif alana kaymasıyla neticeleniyor. Artık olan biteni kavramaya çalışmakla değil ‘olması gerekeni’ önermekle uğraşıyorsunuz. Akademisyenin marazi bir siyasetçiye döndüğü nokta da burası... Marazilik ise yapılan önermelerin ‘yanlış’ olmasından değil, ‘boş’ olmasından kaynaklanıyor.
Keyman’ın bu bağlamda bir ‘teorik’ üç siyasi önermesi var. Teorik önerme Türkiye’yi açıklamak için merkez-çevre, küresel-ulusal, sağ-sol ve kimlik-vatandaşlık ‘eksenlerinin’ birlikte kullanılması... Bu eksenlerin niçin dört tane olduğu söylenmiyor. Acaba başkaları da var ve biz bunları mı seçmeliyiz, bilmiyoruz. Ayrıca bunların ne anlama geldiğini, her birinin nasıl tanımlanıp, neyi ifade ettiğini de bilmiyoruz. Tabii haksızlık etmemek lazım... Bir gazete yazısında belki de bunlara girilemez. Ancak Keyman’ın şu tür cümlelerinin de tümüyle boş olduğunu söylemek durumundayız: “Türkiye... eş-zamanlı olarak yerelleşen bir Türkiye, bölgeselleşen bir Türkiye, küreselleşen bir Türkiye.” Önerme yanlış değil, çünkü neredeyse bütün ülkeler her zaman bu tür bir dinamiğin içindeler. Ama önerme aynı nedenle de boş, çünkü Türkiye’yi anlamaya dönük hiçbir şey söylemiyor.
Keyman’ın siyasi önermelerine gelince, kemalistlere bu değişimi inkâr etmeye, yasaklamaya çalışmanın faydasız olduğunu; solculara tartışmayı sol içine sıkıştırmayıp bütünlüğü içinde ele almaları gerektiğini; hükümete ise esnek ve uzlaşmacı olup, katılımcı demokrasiye ağırlık vermesini tavsiye ediyor. Doğrusu bunlara da diyecek yok... Hepsi iyi, herkese lazım, yararlı tavsiyeler... Ama boşluk devam ediyor... Keyman’a göre talepleri ve çatışmaları çözmenin anahtarı “demokrasinin siyaset-toplum, devlet-toplum, devlet-siyaset ve toplum-devlet ve toplum içi farklı kimlikler arası ilişkilerde ‘yerleşikleştirilmesi ve derinleştirilmesi’” imiş. Umarım aklınızdan ‘nasıl yani?’ türünden bir soru geçmemiştir. Çünkü bu tür akıl yürütmede o soru önemli gözükmüyor. Türkiye’nin gerçekliğine dokunamayarak işe başladığınızda, çözüm önermeniz de biraz ayakları havada kalıyor ne yazık ki...
Diğer taraftan yazarımız polemikten de vazgeçmiyor... Bu ‘yerleşikleştirme ve derinleştirme’ işlevini yapacak olanların ‘demokrat tavır’ içinde olmaları gerektiğini vurguluyor ve demokratlığı tanımlıyor: “Tek bir sorunu birincil kılmadan, Türkiye’nin iyi ve adaletli yönetimi için çalışmak.” Belki de aklınıza tek bir sorunu birincil kılmamanın insanı nasıl ‘demokrat’ yaptığı, öte yandan herkesin kendince ‘iyi ve adaletli’ olanın peşinden gidebileceği ve bu ‘iyilerin’ birbirine hiç benzemeyebileceği türünden sorular takılmıştır.
Anlaşılan Keyman kendi cümlesinde böyle bir sorun görmüyor. O ‘tek bir sorunu birincil kılmamaya’ takılmış durumda. Niçin dersiniz? Çünkü analiz ile siyaseti birbirine harmanlarken, elindeki analizin zafiyeti siyaseti de muğlaklaştırmasına, genellemesine neden oluyor. Tek tek her sorun Keyman’ı rahatsız ediyor çünkü o konuda ‘anlaması’ eksik. Sorunlar birleşip yumak olunca rahatlıyor, çünkü artık genel bir doğru attırıp aydın akademisyen olmak mümkün.
İşin özünde sorun şu ki, değişimin çok ‘eksenli’ ve karmaşık olması, gerçekliği anlamaya çalışırken sadece bir başlangıç noktasıdır. Anlamak denen şey zaten bu karmaşıklığın içindeki göreceli farklılıkları algılamanın, bunların nedenlerine inebilmenin ve bunları ilişkilendirebilmenin adıdır. Dolayısıyla da anlama faaliyeti demokratlıkla ilintilidir, çünkü içerden bir bakışa hazır olmayan, kendisini öteki ile birlikte var kılamayanın ötekini anlaması da mümkün olmaz. Anlamadığı halde olması gerekeni bildiğini varsayanlara da herhalde ‘demokrat’ denmez...