Eskiden radyolarda çok sık duyduğumuz anonslardan biri de ‘kan aranmaktadır’ diye başlar ve genellikle bir süre sonra da yüreğimizi rahatlatan ‘aranan kan bulunmuştur’ müjdesini duyardık. Özveriye alışmış bir toplum olarak aranan kanları sağlamakta pek sorun yaşamazdık sanırım. Ancak iş tasavvur ve algılama alanına girildiğinde toplumun kadim niteliklerine pek de güvenmemek gerek, çünkü bu epeyce hızlı değişen bir toplum. Örneğin dinin ve dindarlığın anlamı son yıllarda radikal bir biçimde dönüşmüş durumda. Türkiye’nin Müslümanları kendilerini dindar olarak görmeye devam etmelerine karşın, dindarlıktan ne anladıkları konusunda epeyce şaşırtıcı adımlar atmaktalar. Alttan gelen, kendiliğinden bir sekülerleşme açılımı içinde, dindarlığın da bireyselleştiğini ve ataerkil kalıpları zorladığını görüyoruz. Muhafazakâr kesimdeki kadın hareketi bu nedenle Türkiye’deki belki de en radikal dönüşümlerden birinin simgeliyor ve başörtüsü –dindarlığı taşımanın yanında- özgürlükçü bir itirazı da ifade ediyor.
Son dönemde yapılan birçok sosyolojik çalışma Türkiye’de dinî bir düzen kurma peşindeki şeriat yanlılarının yüzde üç civarında olduğunu göstermekte. Ne var ki bunlar da laik kesimin hayal ettiği kadar keskin çıkmıyor... Çünkü bu insanların hemen hepsi kendi kabuklarına çekilerek cemaatsel bir düzen içinde yaşamayı, dışarıdan müdahaleyi asgariye indirmek uğruna olabildiğince dışa açılmamayı tercih etmekteler. Dinin tebliği büyük kitlelere ulaşmayı değil, yavaş ama emin adımlarla genişleyen bir cemaat yapısını hedeflemekte. Doğal olarak söz konusu cemaatleşmenin getirdiği bir tahakküm düzeni, iç ilişkilerde geçerli bir siyasi nüfuz ve rant var.
Yazının devamını okumak için tıklayın.