AKP hükümetinin son genel seçim zaferinden sonraki dönemde AB reformlarına yeniden el atacağını bekleyenler yanıldılar. Bazıları bunu dindar kesimin gerçek niyetinin belli olduğu şeklinde yorumladı. Oysa hükümetin ataletinin üç temel ve rasyonel nedeni vardı. Birincisi ortada bir kapatma davasının bulunması ve partinin kendisini Anayasa Mahkemesi’nin muhtemel eğilimleri karşısında kırılgan hissetmesiydi. İkincisi AKP’nin reformları yapmayarak kaybedecek hiçbir şeyi yoktu... Çünkü AB ülkelerinin Türkiye’deki temsilcileri dahil herkes, söz konusu reformların ancak bu parti kanalıyla yapılabileceği konusunda hemfikirdi ve yakın dönemde anlamlı bir siyasi alternatifin doğmayacağı görülüyordu. Nihayet üçüncüsü, AB ile ilişkiler teknik seviyede zaten iyi gitmekte, sorun ise siyasi adımlardaydı. Ama bütün AB raporları son dönemde tek bir konu etrafında adım atılmasını ima etmekteydi: Sivil/asker ilişkileri, yani ordunun siyaset üzerindeki vesayetinin ortadan kaldırılması. Oysa hükümet bu açıdan çok hassas bir çizgi üzerinde ilerlemekteydi. Bir yandan Ergenekon davasının sürdürülmesi ve sonuca yönlendirilmesi, öte yandan da ordunun kurumsal bütünlüğü ve prestijinin korunması gerekmekteydi.
Bu çetrefilli konum hükümeti pasif bir noktaya çekerken, asıl siyaset seçim sonrasına ertelenmiş oldu. Dolayısıyla eğer seçimde AKP yüzde 50 civarı bir oy toparlarsa, reform beklentileri yurt içi ve dışında çok hızla yükselecek ve doğal olarak en büyük beklenti de sivil/asker ilişkisinde olacak. Konunun sürekli takipçilerinden ve akademik anlamda da uzmanlarından olan Ali Bayramoğlu, söz konusu reformun gerçekte dört farklı stratejik alanı ima ettiğini yazı ve konuşmalarında vurguluyor. Bunlardan biri, Genelkurmay’ın statüsü ve işlevi; yani kime bağlı olup ne denli özerk olacağı, hangi alanlarda nasıl bir müdahale yetkisi kullanacağı... İkincisi, askerî yargının varlığı ve işlevi; yani iki başlı bir yargı mekanizmasına daha ne kadar tahammül edileceği, Şemdinli sonrasında işlevi pek de savunulabilir gözükmeyen Askerî Yargıtay’ın meşruiyeti gibi meseleler... Üçüncüsü, askerin doğrudan devlet bürokrasisi üzerinden kendisine alan açmasını ve bir tür denetim dışı ‘yürütme’ odağına dönüşmesini ifade eden EMASYA türü protokollerin ne olacağı, nasıl değiştirileceği ve kontrol altına alınacağı... Sonuncusu ise, yine denetim dışı olan askerî harcamaların bütçe içine çekilebilmesi ve hem parlamentonun tercih ve kararlarına bağımlı kılınması hem de Sayıştay’ın bağımsız denetimi altına alınması.
AB raporları her dört alanda da reform beklentisini gizlemiyor. Öte yandan kamuoyu içinde bir dönemden beri süregelen fikrî şeffaflaşma da bu reform adımlarının atılmasına yönelik isteğin epeyce yaygın olduğunu ortaya koyuyor. Ama ortada bir de siyasi dengeler var... Yani hem sonuç verecek, hem de ideolojik olarak geri tepmeyecek bir çizginin izlenmesi gerekiyor. Bunun anlamı AKP’nin bu dört alan arasında bir öncelik belirlemek zorunda kalacağı ve bunu yaparken de muhtemelen askerin bakışını gözardı etmeyeceğidir. Diğer taraftan asker de belirli bir reform açılımına razı olmak zorunda olduğunu bilerek davranacak, zaten epeyce yıpranmış olan prestijini daha da zorlamaktan kaçınacaktır.
Bütün bu dengeleri birlikte ele aldığımızda acaba en olası hükümet stratejisinin hangisi olduğunu söyleyebilir miyiz? Örneğin ordunun en az taviz vermek istediği alan hangisidir dersiniz? Ya da AKP’nin en fazla üzerine gitmek isteyeceği mesele ne olacaktır? Benim tahminim, askerin geri dönüşü olabilecek alanlarda geri adım atmaya daha eğilimli olacağı, hükümetin de hem daha az riskli olan, hem de AB karşısında reform olarak sunulabilecek bu tür adımlara teşne olabileceğidir. Ergenekon davasının da psikolojik etkisi hesaba katıldığında, bu tahmin EMASYA türü protokollerde daha ‘mütevazı’ ve dengeli bir tutuma kayılabileceğini ima ediyor. Bunun yanında AKP’nin özellikle istekli olacağı harcama denetiminde de belirli adımların atılması şaşırtıcı olmaz, çünkü böyle bir başına buyrukluğun ‘ülke özellikleri’ nedeniyle savunulması pek mümkün değil.
Buna karşılık Genelkurmay’ın statüsü ve işlevi, ya da Askerî Yargıtay konuları çok daha yapısal ve ideolojik bir yöne işaret ediyor. Bunlar öyle her fırsatta değiştirilebilecek şeyler değil. Bu alanlarda yapılacak hukuki değişikliklerin yeniden eski haline dönmesi, genellikle ancak yeni bir anayasa ile mümkün ve söz konusu vesayet halini yasalaştırmak da neredeyse bir ‘darbe’ dönemini icap ettirmekte... Dolayısıyla tahminim, askerin bu noktalarda çok direneceğidir. Üstelik bu alanlarda Batı ülkelerinden farklı bir yapıya sahip olmayı ‘ülke özellikleri’ muhakemesi ile savunmak da daha kolay. Diğer taraftan AKP de askerin söz konusu alanlarda taviz vermemek isteyeceğini tahmin ederek bu alanlarda atılacak muhtemel reform adımlarını bir tehdit unsuru olarak kullanabilir ve böylece diğer alanlarda istediğini elde edebilir.
Sonuçta hem reformların bazıları yapılmış olur, hem dosta düşmana ‘birlik bütünlük’ mesajları verilir, hem de asker gelecekte yeniden eski statüsünü yakalama şansını elinden kaçırmaz. Tabii ben dedim diye böyle olması da gerekmiyor... Benimkisi basit bir öngörü...
|