Referandumun ne anlama geldiğini çeşitli yönlerden irdelemek mümkün ama bütün o tesbit ve yorumların çok ötesinde bir gerçekle karşı karşıyayız: Türkiye İttihatçılıkla Cumhuriyet’i birbirine bağlayarak konsolide eden bir elitist otoriter rejimin, sivil ve asker bürokrasinin siyasete, devletin ise topluma vesayet koyduğu bir sistemin sonunu ilan ediyor. Bu tek seferde ve bir ‘büyük dönüşümle’ gerçekleşecek bir olgu değil. Bu topraklarda hiçbir değişim öyle olmadı... Zamana yayılacak ve nesiller içinde sindirilecek. Cumhuriyet dönemi her biri yaklaşık otuz yıl süren üç bölüm halinde yaşandı. Önce tek parti dönemi, ardından üç darbeyle şekillenen askerî müdahale dönemi ve nihayet yargıyı öne çıkaran vesayet dönemi... Şimdi muhtemelen bir başka otuz yılın eşiğindeyiz ve Atatürkçü parantezin kapanmasına tanık olacağız.
Yaşanacak değişimin bugüne kadar bu kelimeden anladığımızdan epeyce farklı olduğunu şimdiden idrak etmekte yarar var. Bizlerin ‘modern’ havsalasında ‘değişim’ genellikle niceliksel bir olguyu ifade etti. Çünkü Cumhuriyet’le birlikte modernliğe geçilmişti ve o andan itibaren adım adım hak ve özgürlüklerin de genişlemesi doğaldı. Tek sıkıntı ‘halkın henüz buna hazır olmamasıydı’ ve laikliğin yerleşmesi veya yerleştirilmesi sayesinde o günler de gelecekti. Bu bakış, zaten var olan hak ve özgürlüklerin sınırlarının ‘itilmesini’ ifade ediyordu. Bütün değişim adımları, örneğin seçmen yaşının 21’den 18’e indirilmesi türünden algılanmaktaydı. Bu bakış katılımcılığa kategorik olarak karşı değildi, ama halkın katılım hakkını kazanması, onun makbul vatandaş olabilme kapasitesi ile doğru orantılıydı. Dolayısıyla Atatürkçülüğün pozitivist değişimciliği, aslında bireyselleşmeyi engelleyen, insanları devletin vatandaş tanımına uyumlu oldukları ölçüde hak ve özgürlükle taltif eden, otoriter bir yönetim biçimini ifade etmekteydi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.