Yargının siyasallaşması dendiğinde normal bir demokraside anlaşılan şey, hükümetin ve güçlü siyasi partilerin yargıya müdahale etmeleri, kendi tercihleri yönünde karar çıkmasını sağlamalarıdır. Bu durum ekonomik ve sosyal hakların sınıfsal bir hiyerarşiyi ima ettiği bütün rejimlerde geçerli... Dolayısıyla sadece liberal demokrasilerin sorunu değil, ama bu tür demokrasilerde çokça karşımıza çıkan cinsten bir durum.
Bu değerlendirmede bariz bir asimetri bulunuyor... Yargının kendi işini yapmaya istekli olduğu, siyasilerin taleplerini davet eden bir tutum sergilemediği; asıl sorunun siyasetçilerden kaynaklandığı varsayılıyor. Aslında genel bir bakışla söz konusu tespit çok da yanlış değil... Gerçekten de Batı tipi yerleşik ve ‘olgun’ liberal demokrasilerde denetlenmesi gerekenin siyasi yapı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bürokrasinin ise siyasete mesafe almayı ve kendi kurumsal kültürünü koruyucu bir zırh gibi kullanmayı gelenekleştirdiği için daha ‘masum’ olduğu varsayılır.
Ama ya rejim yeterince ‘olgun’ bir demokrasiyi ima etmiyorsa? Bu durumda her ülkenin kendi tarihinden gelen siyasi kodlar ilişkilere egemen olur. Türkiye’de bu kodun en belirgin tarafı siyasetin niteliksel olarak iki kademeli olarak tasavvur edilmesi ve bürokrasinin daha ideolojik olan siyasi meselelerde bir aktör olarak tasarlanması... Buna göre seçilmiş sivil siyasetçilerin asıl hükümranlıkları ekonomik ve sosyal alandaki üretim ve paylaşımla sınırlı. Belki de tam bu nedenle birçok kişi için siyaset, müstakbel rant imkânları uğruna yapılan bir yatırımı ima ediyor ve nitekim siyasete girme hevesi de daha ziyade bu insanlarda ortaya çıkıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.