Almanya’da görülmekte olan davanın sonuçlanmasıyla, dedikodudan gerçeğe doğru bir kayma yaşadık. Herhalde Başbakan dahil kimse bu olayın muhafazakârları şaibe altında bırakmak üzere üretilmiş bir komplo olduğunu düşünmüyordur. Deniz Feneri adlı kuruluşun Türkiye’de bir dizi hayırlı işe imza atmış olması durumu değiştirmediği gibi, ona küresel bir anlam da katıyor. Çünkü dünyanın her yerinde, halktan toplanan bağışlarla finanse edilen kurumların benzer sorunları var. Hiçbir hayır kuruluşunun tüm işlevleriyle resmî olabilmesini mümkün kılmayan bir ortamda yaşıyoruz.
Her şeyden önce hayır kuruluşuna gelen paranın ne denli temiz olduğu sorusu var... Ayrıca bu paranın nasıl alındığının ve sonrasında da nasıl kullanıldığının sorgulanması gerekiyor. Hele Türkiye gibi bir ülkeden söz ediyorsak, karşılığında makbuz almanızın çok zor olduğu bir dizi harcamayı da baştan öngörmek durumundayız. Bunların üzerine ise siyaset biniyor... Sirkülasyon içindeki paranın artması, kuruluşun büyümesi hem parasal rant hem de siyasi nüfuz peşinde olan birçok kişiyi cezbediyor. Teşkilatın büyümesi ile birlikte, hayır işi yapma arzusu sebeplenme dürtüleriyle iç içe geçiyor, çünkü bu arada kurumsal bir hiyerarşi de oluşuyor. Bu hiyerarşi içinde neyin nasıl yapılacağı saptanırken, ‘kimin’ yapacağı da belli oluyor ve çoğu zaman bu konum belirsiz imkânların da kapısını açıyor.
Sonuç olarak bugün karşımızda, çok büyük ihtimalle iyi niyetle başlamış, ancak geldiği noktada Almanya’daki Türkleri hedef alan bir suistimal vakası var. Yapılan tespitlere göre toplanan 41 milyon avronun 24’ü Almanya’da kullanılmış ve bunun da 4 milyonu amaç dışı kanallara akmış.
Yazının devamını okumak için tıklayın.